Köşe Yazıları

Yüksekdağ’ın fönü ve halk gerçeği

Yüksekdağ’ın fönü ve halk gerçeği

 

Dün Cizre, bugün Farqîn (Silvan), yarın neresi olacak bilemiyoruz. Devlet, bütün kurumları ile ortaklaşmış ve Kürt kentlerini talan etme konusunda anlaşmıştır. Kürtlere bir kez daha diz çökmesi emredilmektedir. Fidel Castro ve arkadaşları, 26 Temmuz 1953’te Moncada Askeri Kışlası’nı basmışlardı. Baskın başarısız olunca, yakalanan Castro yargılanmıştı. Ünlü savunmasında Zapata’ya atfen “Diz çöküp yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir” sözünü söylemişti. Bugün de Kürtler diz çökmüyor ve ayakta ölmeyi yeğliyor.

Cizre’ye Selahattin Demirtaş girememişti. Şimdi de Farqîn’e girmeye çalışan Figen Yüksekdağ’a gaz fişekleri ile kurşunlarla hoş geldin deniliyor. Bu iki isim bugün Türkiye Meclisi’nde yer alan üçüncü büyük partinin eşbaşkanları. Bu devlet katında bir şey ifade etmiyor. Kürt’sen veya Kürtlerin dostuysan cüzzamlı muamelesi görürsün. Bakın Manisa’da Cemaat’e yönelik operasyonlarda, başörtülü kadınlara kelepçe takılmıştı.  Doğru bir uygulama değildi elbette. Sonrası malumunuz. Kelepçe takanlar açığa alındı.  Medyada “Benim türbanlı bacıma kimse kelepçe takamaz” lakırdıları dönmeye başladı. Aynı saatlerde Farqîn’de hem de gerçek başörtüsü mağduru olan, üstelik başörtülü, üstelik vekil bir kadın polisler tarafından itilip kakılıyor, gözlerine gaz sıkılıyordu. Hüda Kaya yanlış yerde saf tutmuştu. O bir Kürt dostuydu, başörtülü olmak onu kurtarmıyordu.

Bugün Bahçeli’yi, Kılıçdaroğlu’nu geçtim, Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak’a gaz, kurşun sıkılsa, neler olurdu neler. Vali, kaymakam açığa alınır, emniyet müdürü Fizan’a sürülürdü. Bu muameleye maruz kalan Figen Yüksekdağ olunca, fönü bozuldu diye ahlaksızca dalga geçilir. Orada ne işi var diye suçlanır. Öyle ya, siyasetçi Ankara’da ceylan derisi koltukta oturmalı, iş takibi yapmalı, şirket ortağı olup, gayrimenkul işine dalmalıdır. Figen Yüksekdağ büyük bir hata yaptı. Eş başkanı olduğu partisine ezici çoğunlukla oy veren ve üstelik kuşatma altında olan bir ilçeye girmeye çalıştı. Bu mudur? Ee daha ne olsun değil mi ama?

Bir Gezi eylemimiz vardı. Bir Gezi ruhu yaratıp durmuştuk. Bu ruh buhar olup uçtu galiba. Ne Cizre’de nede Silvan’da olanlardan dolayı batıdan bir tepki gelmedi de. Kendimizi kandırmayalım. Bu ülkenin solcularının bir kısmında bile, bilinçaltında bir Kürt nefreti var. İş Kürtlerin mağduriyeti oldu mu, birer şahin devlet sever oluyorlar. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Bilen yok.

Size başka bir şey anlatayım. 11 Mart 2004 sabahı İspanya’nın başkenti Madrid’in banliyö trenlerinin olduğu yerde 10 bomba patladı. 191 kişi hayatını kaybetti. Hem de İspanya’da seçimlere iki gün kala. Başbakan sağcı Aznar’dı. Aznar seçimlerde işine yarar diye yalan söyledi ve olayı ETA’ya yükledi. Bir gün sonra, El Kaide eylemi üstlendi. Bizde de seçimlerden hemen önce Ankara’da ‘Barış Mitingi’nde iki bomba patlatıldı. 100 insan hayatını kaybetti. İktidar işi bulandırmak için PKK yaptı dedi, sonrada bilinen tüm örgütlerden oluşan bir ittifakın yaptığını belirtti. Oysa herkes biliyordu ki katliam IŞİD’in işiydi. 2004 İspanya, 2015 Türkiye. Tıpkı bir dejavu hali. Peki, sonra ne oldu? İspanya halkı yalan söyleyen Başbakan Aznar’a yalan söylediği için tokadı yapıştırdı. Irak’tan askerlerimizi çekeceğiz diyen Sosyalist Parti iktidar oldu. Bizde ise yalan artı 9 puan daha getirdi ve AKP tek başına iktidara geldi. Yok halk güvenlik mi, özgürlük mü ikileminde güvenliği tercih etti. Yok halk ekonomik istikrar istedi. Yok halk muhalefetsizliği cezalandırdı. Geçelim bu bahsi baylar ve bayanlar. Gerçek ortada. Bir halk yalan söyleyeni sandığa gömdü. Bir halk ise yalan söyleyeni tek başına iktidara getirdi. Mesele bu.

Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmiş olsaydı, Nazilerin yanında olurdu. Savaş bittiğinde de, biz yenilmedik, biz yanlış yapmadık, dostumuz Almanya yenildi diye biz de yenildik denilirdi. Bu savunma şekli bugün ders kitaplarında okutulurdu.  Muhtemelen şimdi Gamalı Haç figürlü ve mecliste olan partimiz bile bulunurdu. Ne tarihten, ne hayattan hiçbir ders çıkarmayan, suçu hep başka yerlerde arayan bir toplumuz. Yüzleşmedik, yüzleşmiyoruz. Kendimiz sefalet içinde yaşarken, bir avuç oligarkın servetine servet katmasını sevinçle takip ediyor, alkışlıyoruz. Buna ‘halk gerçeği’ diyelim mi? Diyelim tabi.

 

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı