Köşe Yazıları

Yaşayan ölüler ve yaşayanlar

İstisna olsa da, büyük çoğunluğumuz her gün aynı şeyi, aynı vakitte, aynı sırayla, aynı düzende ve aynı moralle yapıyoruz. Mesela büyük bir çoğunluğumuz sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor.  –Aslında uyanamıyor- Uyanmak zorunda kalıyoruz. Bizi uyandıran bir şeyler, bir cep telefonu, bir çalar saat veya başka bir şey. Bizi uyandıran alet neyse zilleri bizi uyandırmak için çalıyor. Bizse, uyanmak istemememize rağmen yataktan doğruluyor, hatta ayağa bile kalkıyoruz ama uyanmıyoruz.

Uyanmadığımız halde hazırlanıyoruz. Gözlerimiz muhalefet ediyor, isyan bayrağını çeken organlarımız oluyor. Ama her halükarda uyanmazsak da dimdik ayağa kalkıyoruz, bazılarımız yalpalasa da kalkıyoruz. Sabaha ulaştırana şükredenler namaza dururken, diğerleri hazırlanma telaşına giriyor.  Sonra zaman varsa ve de erinmiyorsak kahvaltı yapıyoruz.

Tıraş olma/makyaj yapma, banyo yapma ya da yüz yıkama ile geçen 10-20 dakikanın sonunda hızlı bir şekilde işe yetişme telaşına giriyoruz.

Aracımız varsa trafik çilesiyle, yoksa toplu taşıma karmaşasıyla işe yetişmeye çalışıyoruz. Ayaklarımız gitmiyor ama gitmek gerekiyor. Mehter marşı çalan takım gibi iki ileri, bir geri giden ayaklarımızı alıştırmak için büyük bir gayret sarf ediyoruz. Kahvaltı etmediysek, pek de sağlıklı olmayan poğaçalar, nispeten daha sağlıklı olan börekler alıp, cebimize sıkıştırıyoruz ya da yolda yiye yiye gidiyoruz. Böylece beslendiğimizi sanıyoruz.

Yol boyu yaşadığından pek emin olamadığınız yürüyen ölülerin arasında süren yolculuğa tahammül ediyoruz. Çoğu uyanmamış, uyanmamak için gözkapağından destek alanlar ve toplu taşımada oturacak yer bulanlar uykuya devam ediyor. Diğerleri de yürüyen ölü halinde garip bir yolculuk yapıyor. Gözü açık olanların somurtkanlığı, suratsızlığı, hayattan bıkmışlığı sizi de bir türlü canlandırmıyor. Belki siz de aynı suratsızlığa sahipsiniz, belki biz de öyleyiz, belki diğerleri de…

Bu yetmiyor tabii, gün boyu patronumuzun veya müdürümüzün suratsızlığına katlanıyor, pek samimi olmayan iş arkadaşlarımızın sululuğuna, samimiyetsizliğine tahammül ediyoruz.

Çalışıyoruz, çalışır gibi yapıyoruz, belki de gerçekten çok çalışıyoruz. Öğle arası veriyoruz, öğle yemeği, çay, belki namaz ve sonra yeniden aynı tempo. Akşam iş çıkışı eve gitmek için bir telaş başlar. Bu defa sabahın aksine, Mehter Marşı çalan takımın yerini, İzmir Marşı çalan takıma bırakıyor ve eve doğru yollanıyoruz.

Eşimizi arayıp, (cebimizdeki paranın tereddüdüyle) “bir şey lazım mı?” klasik sorusunu sorup, aldığımız cevaba göre rotamızı çiziyoruz. Eve vardığımızda akşam yemeği, çay ve televizyon bizi bekliyor. Sonrasında da uyku…

Sabah uyandığımızda aynısı, öğle aynısı, akşam aynısı, sabah aynısı, öğle aynısı, akşam aynısı, sabah aynısı…

Tabii bu tempo çalışanlar için, bir de çalışmayan veya çalışamayanlar var. Onlar için de gün aynı, akşam aynı, gece aynı. Bu kurulu düzen biz yaşadıkça veya biz yaşadığımızı sandıkça sürüp gidiyor.

Bazılarımız üç kuruşa bu koşuşturmacayı yaşıyor, bazıları beş kuruşa, bazıları on kuruşa ama hepsinde de emeğimizin karşılığı verilmiyor veya biz buna inanıyoruz. Ne kadar kazanırsak kazanalım onu yiyecek zaman bulamıyoruz. Bazen elimiz para görmüyor, otomatik otomatik ödüyor, havaleyle, EFT’yle bir yerden, bir yere aktarıyoruz. Aldığımız eşyaları kullanamıyoruz, yüksek kira verdiğimiz veya büyük paralarla aldığımız evde sadece uyuklayabiliyoruz, bir otel gibi. Eşimizle, çocuklarımızla sorunluysak, işten sonra ikinci cehennem oluyor evlerimiz. Haftanın beş günü akşamları bir etkinliğimiz olmuyor. Ne gelenimiz oluyor ne gidenimiz. Ne tiyatroya gidebiliyoruz, ne sinemaya ne de bir başka etkinliğe. Evden çıkıp yürüyüş yapanlar, adımsayara ayıp olmasın diye arşınlayanlar olarak kayda geçiyor.

Fırsat bulduğumuzda ülkeyi kurtarıyoruz, yetmiyor dünyayı da kurtarıyoruz. Ama sonra bir bakıyoruz ki, her şeyi bildiğimizden emin olmamıza rağmen dünyayı kurtaramıyoruz, ülkeyi kurtaramıyoruz, ilimizi kurtaramıyoruz, ilçemizi kurtaramıyoruz, köyümüzü kurtaramıyoruz, evimizi bile kurtaramıyoruz; hep sandalın bir köşesi su alıyor ve hep biz eğri eğri gidiyoruz.

Buna rağmen bu hayatı yaşayanlar da var. Hepimiz onlar daha iyi hayat sürsün, onlar bir makama kavuşsun, onlar bize hava atsın, bize caka satsın, bize hükmetsin, bize zulmetsin, bizi hor görsün, bizi aşağılasın, bizi küçümsesin diye uğraşıp duruyoruz.

Hatta deprem gibi yüreğimizi dağlayan olaylarda bile “hiçbir halta yaramayan” bu kesim, acımızla dalga geçiyor, bize ve toprağın altında kalanlara tepeden bakıyor, caka satıyorlar.

Ne yazık ki, onlar yaşıyor, biz yaşadığımızı sanıyoruz…

Yaşamak için bir amacı olan, bu dünyaya neden geldiğini bilenler ise onları da çok iyi biliyor, bizleri de…

 

 

 

 

Etiketler

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı