Köşe Yazıları

Vakıf

“Bir hizmetin gelecekte de yapılması, sürüp gitmesi için, belirli koşullarla ve resmi bir işlemle bırakılan gelir, para ya da mülk”e vakıf denir.

Eskiden, yani Osmanlı İmparatorluğunda zengin olmak herkese nasip değildi;

Ancak padişah veya onun yakın akrabaları, padişah adına yetkili paşa, bey veya ağalarda biriken para veya mülkler zaman zaman sahibi tarafından vakfediliyordu.

Cumhuriyetin kurulmasıyla el değişen sermaye günümüze kadar şekil değiştiren yöntemlerle dönemine göre iktidar olan kişilerde toplandı.

Bir zaman laiklik adına din ile devlet işlerinin ayrı tutulmasını isteyen zihniyetteki kişilerde bulunan para ve mülk şimdilerde bu görüşe mensup olanlar tarafından yıllarca dışlanmış, asimilasyona tabi tutulmuş veya daha da ileri gidilerek yok edilmeye çalışılmış kişilerin iktidarıyla yer değiştirdi.

Vakıfların hayırlı iş anlayışı ve hizmet yörüngesi de bu değişim rüzgârlarına göre yön ve yöntem değiştirerek bugünlere ulaşıldı.

Meselâ gönülü veya örtülü zorlamalarla vakıflara yönlenen yardımlar bir dönem alkollü servislerle gerçekleştirilen kokteyllerle ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırken, şimdilerde ilahi ve mevlitli etkinliklerle sunulmaya başlandı..

Kanun aynı kanun, devlet aynı devlet, amaç ve amacı uygulayan vakıfların tarifi aynıyken meydana gelen bu değişimler son zamanlarda tatsız ve güven zedeleyen olaylar nedeniyle mahkeme salonlarında tartışılmaya başlandı.

Vakıfları yönetenler biliyordur diye umut ediyorum ama bilmeyenlere hatırlatayım ki tarihte ilk vakıf çalışması Hz. İbrahim tarafından yapılmaya başlanmış ve kurumsal anlamdaki ilk vakfı da Hz. Ömer kurmuştur.

Hazreti Ömer (R.A.)’ın Hayber Kalesinin fethinden sonra ganimet olarak kendisine düşen bir araziyi (satılmaması, miras bırakılmaması ve hibe edilmemesi şartı ile) fakir, köle, misafir ve Allah yolunda olanların istifadesi için vermesi ilk vakıf olarak kabul edilmektedir.

Durum böyle iken yani özetle durumu iyi olanların olmayanlara gönüllü olarak bağış yapmak için oluşturduğu kurumlar gizlice, gayri helâl yollarla, sahiplerinin rızası olmadan yani çalarak yardım toplayıp hizmet edemez.

Bu seviyesizliğe düşen kuruluşlar vakıf olamaz ve bu gibi kuruluş varsa da (adı benzese bile) vakıf olma özelliğini kaybeder.

Eğer gerçekten de “Allah rızası gözetilerek” faaliyet yapılıyorsa bile haram gelirlere yönelme kabul edilemez.

Adı ve tanıtımı ortada olan bir kurumdan bahsediyoruz, “imkânı olanların gönülülük esasıyla oluşturduğu” manevi oluşumlardan bahsediyoruz; durumu olmayana “neden sadaka vermiyorsun” diye sorulamadığı için ekonomisi yetersiz vakıflara da kimse “yardım yapmaya mecbursun” demez..

İşte bu sebeple de iddia edildiği gibi gizli, gayri helâl ve ahlâki yöntemlere başvuran vakıflar derhal kapanmalıdır.

Kimsenin o mübarek kurumların adını karalamaya hakkı yoktur… Helâl amaç için harama bulaşmak büyük günah ve vebaldir.

Konuyla ilgili araştırma yapan herkesin karşısına çıkacak fetva veya görüşlerin özeti de şöyle;

“Haramdan sadaka verilse, alan fakir de haramdan olduğunu bilerek, verene, Allah razı olsun dese veya Allah kabul etsin dese ve veren de, âmin dese, ikisi de küfre girer.”

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı