Köşe Yazıları

Tütün Tabakası

Dağ köylerinin birinde yaşıyordu. Diğer komşuları gibi onun da tek geçim kaynağı, dağlardan topladığı odunlardı. Yıl boyunca civardaki tepeleri, vadileri dolaşır; kurumuş ağaçları, ağaç köklerini toplar, emektar eşeğiyle eve taşırdı. Sonbahar ve kış geldiğinde de her gün bunlardan üç dört kucağını eşeğine yükleyerek şehre, oduncu pazarına götürüp satardı.

Küçücük bir de tarlası vardı. Komşularına göre tütün yetiştirmeye en elverişli tarla onun tarlasıydı. O da bunun farkındaydı. Hanımı ve çocuklarıyla beraber yıllarca taşlarını toplamış, bir tek taş bile bırakmamıştı. Köy odasındaki sohbetlerde komşularına takılır; “Sizinkiler toprak, benim tarlamınki toprak değil; helva, helva.„ derdi. Gerçekten de en ufak taşlarının dahi toplanıp temizlediği tarlasının toprağı, işlenme bakımından helva gibiydi.

Ekim zamanı, en kaliteli fidelerden aldığı tütünleri özene bözene diker ve hasat zamanına kadar, günde iki üç defa uğrayarak bakımını ve kontrolünü yapardı. Eşi ve çocuklarıyla beraber her kökten olgunlaşmış yaprakları koparırken birer çiçek gibi tütünlerle konuşur, okşar, onlara şarkı ve türküler söylerdi.

Büyük bir titizlikle kuruttuğu tütünleri, kendi elleriyle tek tek damarlarından ayırır, özel bıçağı ve masasında tel tel doğrardı. Sonunda yirmi otuz kilo civarında kehribar renginde, kadayıf gibi özel bir ürünü yetiştirmenin keyif ve mutluluğunu yaşardı. Komşuları, kurutup desteledikleri tütünlerini ayrı ayrı tartıp hep birlikte birinin adıyla Tekel İdaresine sattıktan sonra katıldıkları kilolar karşılığında ücretlerini komşularından alırlardı. O ise tütününü Tekele vermez, zevkle ve titizlikle içilecek hale getirdikten sonra her yıl beş kilosunu özel paket ve torbaya koyarak Ankara’nın yolunu tutardı. Büyük bir korku ve heyecan içinde… Zira; götürdüğü tütün, kayıtlara geçmeyen, Tekel’den saklanan kaçak tütün niteliğindeydi. Yakalandığında mahkemelerde yargılanmak, belki de hapiste yatmak da vardı. Buna rağmen, kendisini uyarıp alıkoymak isteyenlere aldırmaz; “Yakalanırsam, Ecevit’e götürüyorum derim. O beni kurtarır.„ derdi. Sonuçta eliyle özel olarak hazırladığı tütünü götürür ve bizzat kendisi elden teslim ederdi. Ecevit de onu evine alıp ağırladıktan sonra, önceden yerini ayırttığı bir otelde misafir eder, ertesi gün de bazı hediyeler vererek biletini alıp, memleketine gönderirdi.

Geri kalan kısmını da “arasa„ denen buğday pazarının civarındaki tahıl satıcılarına (allaflara) piyasa fiyatının iki üç katına satardı. Zira o, bir marka tütündü: “Ecevit Tütünü…„

Sabahın şafağında kalkmış, odun yüklü eşeğiyle şehrin yolunu tutmuştu. Harhar mahallesi, ahşap eski Devlet Hastanesi, Sümer Meydanı, Gülbahar Oteli derken Oduncu Pazarı’na gelmişti. Gelir gelmez de hemen bir müşteri bularak odunlarını satmıştı.

Parasını cebine koyduktan sonra, doğru Dolmaların lokantasına gitti. Kendisine güzel bir tırşik ziyafeti çekecekti. Gelen kuru fasulyeyle pilavı büyük bir iştahla yedi. Lokantacıya cebindeki metal 2,5 lirayı uzatıp dışarı çıktı. Sıra, hanımının siparişlerine gelmişti. Önce bir kalıp çamaşır sabunu aldı. Ardından bir kelep dikiş ipliği. Bir kilo yemeklik tuz. Bir şişe gaz yağı. Son olarak da bir lamba şişesi. Lamba şişesi hariç, bütün siparişleri heybesine dengeli olarak dağıttı. Şişeyi de içinden geçirdiği iple boynuna astı. Şimdi sıra Mıçanı gilin kahvesine gidip çay içmeye gelmişti.

Her zamanki gibi, heybesini Vitacı Emin’e emanet bırakarak kahveye yöneldi. Boş bulduğu masalardan birine oturarak garsonun getirdiği demli çayını yudumlamaya başladı. Bir, iki, üç, dört… Peşpeşe tam dört çay içmişti. Bütün yorgunluğu geçmiş; yüzüne kan ve can gelmişti. Cebinden tütün tabakasını çıkardı. Özel Ecevit Tütünü’nden güzel bir sigara sardı. Tabakasını cebine koyup dışarı çıktı. Çakmağını çıkarıp yaktıktan sonra bir iki nefes alıp yürüdüğü sırada “kolcu„denen yeşil, resmi elbiseli, polise benzer iki kişi yanına yanaştı. Kolculardan biri:

―Hemşehrim, dedi. Cebindeki tütün tabakasını çıkarır mısın?

―!?.

Şaşırdı. Heyecanlandı. Bir süre ne diyeceğini bilemeden ürkek bakışlarla karşısındaki memurlara baktı. Hâlâ susuyordu.

―Evet hemşehrim, sana diyoruz. Cebindeki tütün tabakasını çıkarır mısın? Sesini çıkarmadı. Ürkek ve korkulu bir tavırla elini şalvarının cebine soktu. Tütün tabakasını çıkarıp kolculardan birine uzattı. Tabakayı alan kolcu, mal bulmuş mağribi gibi, büyük bir zafer edasıyla tabakayı açıp içindeki tütünü yere boşalttı. Yetmiyormuş gibi ayakkabısıyla da basarak ezdi ve dağıttı. Diğer arkadaşı da:

―Beş lira ceza vereceksin, dedi.

―Nee? Beş lira mı?

―Evet, beş lira. Kaçak tütün kullandığın için.

Elini cebine soktu. Zaten beş lirası kalmıştı. Onu da istemeye istemeye öbür kolcuya uzattı. Kolcular, boş tabakayı iade ederek yanından ayrıldılar. Herhangi bir makbuz falan da kesmeden…

Morali bozulmuş, bütün neşesi kaçmıştı. Boynunu büküp, içinden bir şeyler mırıldanarak yürümeye başladı. Bir yandan üzüntüsünü gizlemeye çalışıyor, bir yandan da mırıldanıyordu:

―Olacak iş mi bu? Sen kalk, her yıl bu tütünün tam beş kilosunu Adıyaman dan Ankara’ya götür. Kimse sana bir şey demesin. Koskoca Ecevit, seni evinde, otellerde ağırlayıp hediyelerle uğurlasın… Ardından da gel kendi memleketinde kolcular seni yakalayıp ceza yazsın… La havle vela kuvvete!.. Babalarımız, dedelerimiz bir zamanlar jandarmadan, tahsildardan çekmişler… Şimdi de biz kolculardan çekiyoruz… Üstelik de Ecevit Tütünü yüzünden…

Emanet bıraktığı heybesini alıp Mehmet Ağaların hanına gitti. Eşeğini çıkardı. Heybesini yerleştirdi. Yularından tutarak köyünün yolunu tuttu. Hanımına ve çocuklarına anlatacağı epey malzemesi olmuştu…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu