Köşe Yazıları

Tüketiliyoruz

Tüketim kavramı; toplumsal yapıların özelliklerine, toplumların kültürlerine, eğitim yapısına ve özellikle de aile içindeki etkileşimin sonucudur. Son dönemlerde Modernizm ile bir tüketim çılgınlığı baş göstermekte, tüketim çılgınlığı üretmeden, çalışmadan, çabalamadan ve en önemlisi de yerinde oturup emek vermeden kolayca para kazanma ve harcama hırsının insanların üzerinde yıkıcı, yakıcı ve öldürücü bir duruma geldiğini/getirildiğini gözlemleyebilmekteyiz; insanların köreltmesine neden olduğunu üzülerek belirtmek zorunluluğunu hissetmekteyiz. Tüketimle ilgili birçok tanım yapılmıştır. Bunlardan biri şöyle açıklanmıştır: ‘’ Tüketim toplumu tabiri Post Modern dönemle birlikte, özellikle Batılı ülkelerde sanayileşme sonrası ortaya çıkan toplum şeklini tarif etmek için kullanılmıştır.’’

Sanayileşmeyle seri üretim hızla artmış ve gençler bu seri üretimin hızla artması sonucunda ihtiyaç dâhilinde olmayan ama dahilinde olan arzularının sonucu gençlerin ihtiyaçları artmış ve bu ihtiyaçları sürekli bir değiştirme/yenileme hastalığı süreci başlamış, gençler giyemedikleri, kullanamadıkları eşyaların modern kölesi durumuna düşmeleri kaçınılmaz bir duruma getirilmişlerdir. Bu modern köleliğin aruzunun sonucunda ihtiyacı olmadığı bu ürünleri alma isteklerinin ana sebebi ise kendilerini topluma kanıtlama ve kabul ettirme gibi bir çaresizliğin derdine düştüklerinde çaresizce hızla, kolayca ve zahmetsizce para kazanma isteği ve hırsı zirveye çıkma durumuna gelmiştir. Gençlerin, özendiği yaşamı yaşayabilmek için çılgınca kazanma arzusu gençleri farklı mecralara yönlendirmiştir ve bu yönlendirilmenin sonucunda hiç olmayacak yollara girme/yönelme durumunda kalmışlardır. Gençlerin üzerindeki toplumsal baskılar, ailelerin inanılmaz çaresizliği, gelecek kaygısı ve gençlerin başkalarıyla kıyaslanması sonucu gençlerde inanılmaz derecede kazanma arzusu zirveye çıkıyor; bununla birlikte ailelerin daha rahat yaşam koşullarının oluşturulma telkinleri, daha iyi evler, arabalar ve şu anki kendi yaşam koşullarından şikâyet etmeleri gençler var olmayan ihtiyaçlarının açlık hissiyle bocalamaya başlayarak bir arayışın kıskacında kaldıklarını fark edemiyor. Artık, gençlerin ellerinde ihtiyacı olmadığı halde akıllı telefon, internet, sosyal medya, TV dizileri ve reklamların etkisiyle ‘Marka ’ya ulaşma arzusu tüketim köleliğinin girdabında markaların kölesi olduğunu farkında olmadan sosyal hayatın acımasız akışında amaçsızca mücadeleye çabalıyor gençler. Gençlerimizi bu girdaptan kurtarmanın yolu şudur: Öncellikle gençlerin ihtiyaç sıralamasının önemini belirlemek, gençleri tüketim çılgınlığının girdabından kurtarma planlamasını ivedi olarak eğitim sistemine entegre etmekle olacaktır.

Bunun haricinde tüketim köleliğine razı olmak durumunda kalan insanımızı/gençlerimiz bu arzularında nasıl kurtarabiliriz soruları zihnimizi kurcalarken son dönemlerde (Günlerde)internette sanal para sorununu görüyoruz. İnsanların çılgınca harcama tutkusu kazanma arzularını tetiklemekte ve bu arzular insanları varlıklarını kaybetme noktasına getirdiğini gözlemlemekteyiz. Kolay kazanmanın nasıl kolay kaybetmeye dönüştüğünü Çiftlik Bank şirketinin kurucusu Mehmet Aydın’ın topladığı 511 milyon dolarlık vurgunla Uruguay’a kaçtığının unutamadan/ unutmaya fırsatımız olmadan toplumlarda kripto para denilen sanal alemde para değerlendirme /yatırım aracı denilen Kripto para, işlemleri güvenceye almak için kriptografi yani şifreleme kullanan, çalışma şekli nakitte alternatif bir değişim aracı olarak tasarlanmış bir dijital varlık, bir sanal unsuruyla tanıştırıldıklarını gözlemlemekteyiz.  Bu Kripto paralar bir nevi dijital döviz, alternatif döviz ve sanal döviz olarak tanımlanan sistemin bir benzeri THODEX’in kurucusu Faruk Fatih Özer’in 400 binden fazla insanı kendi sistemine dahil ettiğini ve bu insanları nasıl mağdur ettiğini gündeme getiren medyanın sorması gereken soruyu soralım: 400 bin insan emek vermeden, çalışmadan, çabalamadan ve alın teri akıtmadan kolayca para kazanma derdinde olan insanlar bu duruma nasıl geldiler/getirildiler ya da sisteme yatırmış oldukları paranın kat be kat fazlasını kazanmayı nasıl bekliyorlardı değil mi? Peki, bu sistemde kim kaybedecekti? Tabi ki bu sisteme dahil olanlardan başka hiç kimse. Burada enteresan olan durum bu insanlar bu işleri devletten gizli yapmayı alışkanlık haline getirmeyi bir başarı olarak değerlendiriyorlardı. Bu işlerin harika   bir kazanç kapısı olması için bin türlü hileye başvurarak ve vergi vermemek için çalışmalarına hızla ve hazla devam ediyorlardı ki çarpılınca devlet nerede diye sitem etmeye başladılar değil mi?   Bu olayı bir fıkrayla açıklamak istersek en uygun fıkra Nasreddin Hocanın fıkrası olacaktır: ‘’Bir gün Nasreddin Hoca, komşusundan bir kazan ister. İşini bitirince kazanın içine küçük bir tencere koyup geri iade eder. Kazan sahibi tencereyi görünce:
– Bu nedir? Diye sorar. Hoca cevap verir:
– Müjde! Kazanınız doğurdu. Bu haber komşusunun hoşuna gider.
– Pekâlâ! diyerek tencereyi kabullenir. Hoca yine bir gün komşusundan kazanı ister. Alır ama bu sefer iade etmez. Sahibi bir süre bekler. Kazanın gelmediğini görünce, Hocanın evine gelir, kazanı geri ister. Hoca üzüntülü bir çehre ile:
– Sizlere ömür, kazan öldü! der. Komşu hayretle:
– Aman Hocam, hiç kazan ölür mü? Deyince, Hocanın cevabı hazırdır: -Kazanın doğurduğuna inanırsın da, öldüğüne niçin inanmazsın?’’ Hoca, daha sonra kazanı iade eder. Zaten maksadı, çıkarına çok düşkün olan komşusuna, iyi bir ders vermektir.  Bu yatırımcılar kazanma arzularına göre karar alıp hareket ettiklerinde nasıl davranışlar sergilemeleri gerektiğini de bilmelilerdi.

Burada dikkat etmemiz gereken asıl konu insanlarımızın eğitim durumlarını gözden geçirmek ve eğitim sistemimizle birlikte siyaset kurumunu, insan yönetimini, ekonomi, hukuk ve aile kurumlarını ve bunların gelişmişlik durumlarıyla birlikte toplumsal sorumluluklarımızın neler olduğuna dikkat çekerek toplumun ekonomi sorunlarının irdelenmesi gerektiğini belirmekte bir sakıncanın olmaması gerekiyor bence. Bu toplumsal sorunlar gösteriyor ki etrafımızda olanlardan habersiz olmayacağız, zihnimizi geliştirme çabası içinde olacağız ve içine kapanan toplumların (Medeniyetlerin) çürümeye, kokuşmaya, yozlaşmaya ve yok olmaya mahkûm olduğunu hiçbir durumda unutmayacağız. Bilindiği gibi yaşamın başladığı ilk andan itibaren bir oto kontrol sisteminin kurulduğunu hatırlatarak hayatın her anında bir kontrol mekanizması olmadan hayatın bir yanı daima eksik kalacağını ve toplumun yozlaşacağını üzülerek belirtelim. Son dönemlerde ülkemizde olanlar gösteriyor ki insanlar başlarına neyin, nasıl geldiğini bilemiyor ya da fark edemiyorlar.

Son dönemlerde yaşanılanları şöyle açıklamak mümkündür: İnsanlar haz ve hız mefhumlarının kurbanı olduklarını kavrayamadıklarını ve kurbanı oldukları bu sözcüklerin toplumu yok ettiğini gözlemlememiz mümkündür ancak bu durumda kurtulmamızın çaresi ruh dünyamızı temizleyerek maddenin kölesi olmadığımızın farkına vararak huzura varmamızla mümkün olacaktır. Burada uygulayacağımız yöntem kendi köklerimizdeki insanları örnek alarak hayatımızın huzurlu bir durumda devam etmesini sağlamamız elimizdedir.

Bu zamanın hız ve haz çağındaki hayatların çirkefliğinde bir an duraksayıp ve düşünce mekanizmamızı devreye alarak bunun farkına varmamız mümkündür.  Medya, TV ve sosyal medyanın bizleri bir anlık şükürsüzlüğe sevk etmekte ve bizleri bir modern köle kıvamına getirmiş durumdadır. Bu durumu hiç düşündünüz mü, ya da bu durumun farkına vardınız mı?

Selam ve dua ile…

CENGİZ İNCİ

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu