Anasayfa / Köşe Yazıları / Terbizek Bunlar Terbizek

Yazar Orhan Samsatlıoğlu

Terbizek Bunlar Terbizek

Yazın sıcak günlerinden biriydi. Güneş, sanki bütün haşmetiyle Sümer Meydanı’nı ısıtmaya çalışıyordu. İnsanlar, mümkün olduğu kadar açık alanlardan kaçınıyor, kaldırımlarda tentelerin gölgelerinde yürüyüp dolaşıyorlardı. Belediyenin arazözü, her zamanki gibi az önce caddeleri sulamıştı. Betonla buluşan sular, yerdeki tozlarla beraber buharlaşıyor, temas ettiği yüzlerde ılık bir duş etkisi yapıyordu. Tozla karışık da olsa, bu periyodik buharların kendine özgü bir havası, kokusu, hatta tadı vardı.

Bisiklet tekerlerinin dördü üzerine oturttuğu camekânlı arabasını suyla güzelce yıkadı. Muşambasını havluyla iyice kuruladı. Özel olarak yaptırdığı büyük leğenini yerleştirdi. Bir önceki akşam Muhaciroğlu’ndan seçerek aldığı salatalıkları tek tek özenle leğene yerleştirdikten sonra camekânın camlarını silip kuruladı. Bu arada annesi de tuz paketiyle tuzluğu ve Adana’dan aldığı meyve soyacağını getirdi. Elini silip kurulamada kullandığı yıkanmış havlusunu boynuna sardı. Bıçakları kontrol etti. Buz hariç, her şeyi tamamdı. Onu da biraz sonra Ulucami’nin önündeki buzcudan bir kalıp alarak karşılayacaktı. Arabasının alt kapağını açarak içerdeki malzemeleri de kontrol ettikten sonra annesinin elini öptü ve “Allah’aısmarladık anne„ diyerek arabasını itmeye başladı.

Şehirde bir ilke imza atıyordu. O zamana kadar insanlar, çarşıda soyulmuş salatalığı tane olarak alıp tüketmeye pek alışkın değillerdi. Bakkaldan veya manavdan kilo ile alır, evde yerlerdi. Salatalığın tek olarak (tane tane) soyulup satılabileceğini belki de düşünmemişlerdi. Zaten Terbizek Köyü’nün o meşhur salatalıkları da öyle tek olarak doyulacak, tadına varılacak cinsten değillerdi. Ne soymanıza lüzum vardı, ne de tek tek tüketmenize… Sadece yıkamak yeterliydi. Ondan sonra da bir, iki, üç, dört… Ye, yiyebildiğin kadar… O kadar tatlı, o kadar lezzetli…

Onun yeri ve zamanı hep aynıydı. Sümerbank’ın alt bitişiğindeki sokağın başında dururdu. Her gün öğleden sonra, arazözün caddeleri sulayıp serinletmesinin ardından meydana çıkar ve tek olarak soyulmuş salatalık satardı. İnsanlar, önceleri buna pek alışkın olmadıklarından fazla ilgi göstermemişlerdi. Hatta orta yaş ve üzerindekilerin bazılarına göre böyle cadde ortasında, çarşının göbeğinde, eline bir salatalık alıp yiye yiye dolaşmak sanki ayıpmış gibi de gelmişti. Onun için, ilk günlerde onu uzaktan izliyor, fark ettirmeden yanına yaklaşıyorlardı. Leğendeki buz parçalarının altında yüzen balıklar gibi duran salatalıkları, bir tanesinin alınıp şip şak soyulmasını, dikey olarak ikiye bölündükten sonra tuz serpilip servis edilmesini merakla seyrediyorlardı. Canları çekse de utandıkları için alıp yemeye cesaret edemiyorlardı. Gençler hariç… Onlar büyükleri gibi düşünmüyorlardı. Rahatlıkla yanaşıp parasını uzatıyor ve soyulmuş, tuzlanmış, dilimlenmiş salatalıklarını alıp ısırıyor ve yollarına devam ediyorlardı.

― Terbizek bunlar, Terbizek!.. Çiçeği burnunda!..

Salatalıklar Terbizek ürünü olmasa da o, bu sloganla satış yapıyordu. Zaten müşteriler de salatalıkların Terbizek ürünü olmadığının farkındaydılar. Olsun, ne önemi vardı ki?.. Temmuzun, ağustosun bu sıcak günlerinde buz içinde soğutulup satılan bir salatalığın ille de Terbizek ürünü olması gerekmiyordu. Yeter ki soğuk olsundu…

Ortaokul müdürü olan bu satırların yazarı, bir kitap için az ilerideki Gazeteci Rıfat Küçük’ün dükkânına gelmiş, işini bitirmiş, kaldırımda duruyordu. Az aşağıda salatalık satan Abidin’i gördü. İçinden: “Acaba gidip bir tane alsam mı?“ diye geçirdi. Alıp almama arasında bir süre uzun bir kararsızlık yaşadı. Yıllardır düşünüp yapamadığı bir şey vardı: Dondurmacıdan bir külah dondurma alıp, yalaya yalaya tadını çıkarmak… Şimdi bu “yapamadıkları„ listesine bir de “soyulmuş salatalık„ mı eklenecekti acaba? Uzunca bir bekleyişten sonra arabaya, salatalıklara doğru yürümeye başladı. Tam yanına yaklaştığında, içindeki anlamsız bir dürtünün etkisiyle vazgeçip geri döndü.

Olmamıştı. Aslında ayıplanacak hiçbir yanı olmayan bu gönülden geçen iki istek, bir başka bahara, bir başka yaza kalmıştı… Kim bilir, belki de ileride bir büyük şehre gittiğinde, bu bastırılmış isteklerini gerçekleştirebilecekti. O zaman, hiçbir öğrencisi kendisini külahtaki dondurmasını yalarken görmeyecek, soyulmuş salatalığını ısırırken rastlamayacaktı. Yavaş yavaş ilerleyip okuluna doğru yürümeye devam etti. Ardından yarım asırlık bir zaman geçmesine rağmen, içindeki o külahlı dondurmayı yalama, soyulmuş salatalığı ısırma hayali hep devam ediyordu. Eskimeyen değerler adına, bu da güzel bir şeydi…

Bu Habere de Bakın

VATAN NEDİR BİLİR MİSİN?

(BARIŞ PINARI HAREKATI) Yaşadığın toprakların ıstırabını avuçlarında hissetmeyen hiçbir kimse yoktur ki, ellerini semanın göğsüne …

Bir Yorum

  1. Harikasınız muhterem Hocam… Ne yazık ki o güzel mektubunuza kadar haberim olmamış… Sadık bir okuyucunuz olacağım inşaallah…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir