Köşe Yazıları

Siz hiç ölmüş ev gördünüz mü?

Siz hiç ölmüş ev gördünüz mü? İnsanın içini acıtan bir hali vardır. Sanki bilmediğimiz bir lisanda konuşur. O dili herkes anlamaz, ancak bir ölü evde yaşayan anlar.

Ölmüş ev görenler bilir…Bu sebeple evimdeki lüzumsuz her şeyi vaktiyle dağıtmanın yoluna bakıyorum…

Sizin için “değerli” olan şeylerin başkaları için son derece “değersiz” olduğunu, eğer dağıtmazsanız gün gelir, vaktiyle dağıtmadıklarınızın geride kalanlar için “çok yük” olduğu serzenişlerini işitirsiniz.

Siz hiç ölmüş bir evde kaldınız mı? Tabaklarının dolaplarında öldüğü, en güzel fincanlarının, gümüş tepsilerinin, kristal bardaklarının raflarında can verdiği bir evde?

Bir ev, içinde yaşayan öldüğü anda ölmez, evin ölümü daha uzun sürer, onun ölümü daha yavaş ve acılıdır.

Açılmaya başlanan çekmeceler, sandıklar ve içindekiler ölür önce…

Hiç kullanılmamış olsa bile o sandıklarda, çekmecelerde, o kutularda yaşayanlar, evin sahibi öldükten sonraki “göz atılmalar” sırasında, büyük bir acıyla ölürler…

Sandıktaki, lavanta kokulu çarşafların kokusu, çekmecedeki kaşıkların parlaklığı, raftaki baharatların kokusu, dolaptaki yastıkların yumuşaklığı ve ellerinle yaptığın reçellerin tatlılığı ölür….

Sırada, yerdeki yıllanmış halılar vardır … Yıllarca üzerinde gezen sahibinin pazar işi terlik topukları delmez de ondan sonra gelenlerin “acaba ne yapsak bunları” bakışları, kurşuna dizilmiş misali deler, öldürür onları…

Masalar, kanepeler ölür “ah nasıl taşıyacağız bunları” laflarını duyunca, duvardaki saat “kime vereceğiz bunları” sözleri, üzerlerinde uçuşunca ölür…

Onca yıl yaşanan evdeki aynanın sırları düşmüştür, kenarı kırılmıştır, çerçevesi solmuştur, ölmemiştir ama, şimdi yabancı biri baktığı için oracıkta ölmüştür…

Sandıktaki misafir takımları, banyodaki hasır kutudaki lavanta keselerine yıllardır el değmemiştir, ölmemişlerdir de ‘ne yapacağız’, bunları diye değen ilk el, öldürür onları…

Bakılmayan fotoğraflar, bakılmadıkları yerlerde yaşarlar; nereye koyacağız şimdi bunları diye bakan ilk kişinin ellerinde ölürler…

Tüm eşyalar iç geçirirler son nefeslerinde “en azından o gün, elbiselerle biz de gitseydik, acı çekmeden ölüp bitseydik” diye…

Aynadaki sır değildir ki bu, herkes bilir; evin ruhu da işte yavaş yavaş ölür…

Siz hiç ölmüş bir evde kaldınız mı?

Kalmayınız…

Ölmezsiniz ama, ağır yaralanırsınız.

 

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu