Köşe Yazıları

Şırnak’ta ölüm ve survivor

Şırnak’ta ölüm ve survivor

 

Ülkesindeki savaşa bu kadar duyarsız başka bir toplum yoktur. Kimse bana ‘toplum duyarsız değildi, toplum duyarsızlaştırıldı’ demesin. Bir ülkede otuz yılı aşkın bir süredir çatışmalar var. Kırk bini aşkın insanımızı kaybettik. Buna rağmen savaşa hayır diyen insanların sayısı, çoğunluk içinde bir damla kadar. Sosyolog değilim. Sosyolojik bir cevabı var mı? Ona da emin değilim. Herkesin kendi acısına üzüldüğü bir ülke haline geldiğimizi biliyorum sadece. Bu aldırmazlık, empatiden yoksunluk, oh olsunluk bugün ortaya çıkmış bir durum değil. 5-6 tane popülaritesi kendinden menkul insanın, ıssız bir yerde, lastiklerin içinde geçmeleri, top sektirmeleri, dedikodu yapmaları üzerine kurgulanmış survivor adlı bir TV programının, bu kanayan coğrafyanın merkezine oturmasını izah edebilecek çok şey yok. Üstelik bu programı yapan adam, acılarımızla dalga geçer gibi, Survivor Şırnak yapacağım diyor. Emin olun bunu yaparsa, tarihin rayting rekorunu kırar. Bu kadar kirlenmişiz yani. Kendi gerçeği ile yüzleşmeyenlerin, başka yerde yaşanan trajediler kapılarına dayandığında, çok da şaşıracaklarına emin olabilirsiniz.

Bugünün sorunu değil bu üç maymunu oynama halleri. Yıllar önceydi. İzmir’de, 1992’nin bir yaz günüydü. Jetonlu bir telefon kulübesinin önünde kuyruğa girmiştim. Önümde, benim gibi iki tane üniversite öğrencisi kız vardı. Köylerin yakıldığı, faili meçhullerin yoğun yaşandığı, her gün 10-15 kişinin çatışmalarda yaşamını yitirdiği zamanlardı. Kızlar kendi aralarında, o dönem çok izlenen ‘Yalan Rüzgarı’ adlı dizinin son bölümü hakkında konuşuyorlardı. Biri izlememiş, diğeri ona son bölümü özetliyordu. O bölümde, dizinin kahramanları olan erkek ve kadın birbirlerinden ayrılmışlar.  Diziyi izlememiş kız, bunu duyar duymaz, bir anda yere çöktü, şaşkınlık ve ağlama arası bir tepkiyle ‘olamaz’ diye haykırdı. Elimle kızın sırtına dokundum. Bana döndüğünde, ona ; “Siz bu hayata yakışmıyorsunuz” diyebildim. Beni meczup zannettiler herhalde, telefon sırası kendilerine gelmişken, çekip gittiler. İki üniversiteli kız ve hayatlarının merkezinde adı yalan bir dizi.

2005’in kışında yine İzmir’deydim. Arkadaşımla, Uğur Yücel’in çektiği ve Kürt sorunu üzerine namuslu birkaç filmden biri olan Yazı Tura’ya gidecektik. Sinemaya yaklaştığımızda, sokağa taşan bir kuyruk gördük. Bir yandan sevinçliydim, halkımız kendi sorununu görmek için sinemaya koşmuş diye. Bir yandan da panik yapmaya başladım, bilet bulamayız korkusuyla. Arkadaşımı kuyruğun arkasında bırakıp, bilet gişesinin olduğu yere gittim. Bilet sırası bize gelir mi diye sordum. Hangi film diye sorunca, elbette Yazı Tura dedim. O zaman yan taraftan alın bileti dedi. Önce şaşırdım, anlamadım. Kafamı kaldırıp afişleri görünce, bir anda öksüz bir çocuğa döndüm. Meğer o kuyruk, ilkokul çocuklarına hitap edebilecek düzeyde olan GORA filmi içinmiş. Biletleri alıp, salona girdik. İki kişi olarak gerçeğimizi anlatan filmi izledik.

Biliyorum, iktidarlar toplumu apolitikleştirmeye çalışırlar. Halka, elindeki imkânları kullanarak, sanal dünyalar sunarlar. Kendi iktidarlarını sürdürmek için gerçeği ters yüz ederler. Biliyorum, biliyorum, elbette biliyorum. Yine de insanlara hiçbir şey; Cizre’de, bodrum katlarında yakılarak öldürülen sivil insanların yaşadığı acıya susmasına gerekçe olamaz. Bazılarınız diyebilir ki, çözüm sürecinde halkın büyük kesimi süreci destekliyordu. İtiraz ediyorum. Halkın büyük kesimi, adil ve eşit bir çözümü hiçbir zaman desteklemedi. AKP’nin çözümden anladığı şeyi destekledi. Bu ülkenin stadyumlarında, bombalarla yaşamını yitiren insanların bir dakikacık anılmasına bile tahammül gösterilmedi. Bu ülkenin aydınları, sanatçıları bir otelde, tekbirler eşliğinde yakıldılar. Ne hesap soran oldu, ne de hesap veren. Unutuldu gitti. Van depremine sadece Kürtler üzüldü. Roboski katliamında hayatlarını kaybedenler için anında ‘kaçakçılar zaten’ denilmedi mi? Reyhanlı’da, Ankara’da, Suruç’ta, İstanbul’da IŞİD, yine Ankara’da TAK bombalar patlattı, insanlar feci şekilde öldü. Soma’da onlarca insan göçük altında can verdi. İstifa eden oldu mu? Olmadı. Peki, her şeye doğru karar veren halkımız, yüzbinler şeklinde protesto yapıp, hesap sordu mu? Sormadı. Ne yazık ki, halkın kutsadığı bir devlet ve ötekilerinin kurban olduğu bir ülke var 1923’ten bu yana.

Tezer Özlü, 1 Mayıs 1977’de; “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” demişti. Değişen ne var ki…

Not: İMC TV’ye yapılan sansürü kınıyorum.

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu