Köşe Yazıları

Sen Hiç… Veya Adıyaman’ı Yaşamak

Bir insan için doğup büyüdüğü köy, kasaba veya kenti sevmek, gayet normal, olağan ve beklenen bir durum. Bunun aksini düşünmek, eşyanın tabiatına aykırı. Velev ki doğduğunuz yer;  memleketin, ülkenin  en geri bıraktırılmış, en mahrumiyet beldesi bile olsa… Zira siz; etinizle, kemiğinizle, maddi ve manevi  yapınızla  oranın bir parçasısınız, oraya aitsiniz. Bunun sonucu olarak da elbette orayı seveceksiniz…

Bu cümleden olarak “Adıyaman„ denince, benim aklıma  kırk elli yıl önceki şehrim gelir. O doğal, o antik, o sade, o mütevazı Adıyaman… Sakın  yanlış  anlaşılmasın! Bugünkü modern Adıyaman’ı, gelişmiş Adıyaman’ı, “kimsesizlik, sahipsizlik„ çemberini  kıran Adıyaman’ı ,  ülkenin her yerinde değil, dünyanın da birçok yerinde bilinen Adıyaman’ı  ikinci plana attığımız düşünülmesin… Ancak; belki de kırk elli yıldır dışarıda yaşıyor olmanın duygusallığıyla “Adıyaman „ denince aklıma hep o günlerin, o yılların Adıyaman’ı gelir nedense… Şimdi torunumun bana: “Neden o günlerin Adıyaman’ı?„ şeklinde sık sık sorduğu soruya karşılık, ben de ona bazı sorular sormak istiyorum. Gelin o sorulara birlikte bakalım. Öyle sorular ki aynı zamanda cevapları da içinde:

*Sen hiç sabahın  erken saatinde “Kahkeee!.. Külünçeee! Yeni çıktı fırından, yağı damlıyor

   burnundan!„ diye bağıran bir abiden simit alıp yedin mi ?           

*Sen hiç, mahalleyi ve sokakları dolaşıp;“Elmalı şekeerr! Elmalı şekeerr!.. Paranan,

   Buğdanan, arpanan!..„ şeklinde bağıran bir sevimli amcadan elmalı şeker alıp yalaya yalaya

   etrafındakilere hava attın mı ?

*Sen hiç, kazandaki sıcak suyun içinde balık gibi yüzen şeker pancarlarından alıp soyduktan sonra ısıra ısıra eve gittin mi ?

*Sen hiç, dağ köylerinden odun taşıyan eşek ve katırların Gülbahar Otelinin önünden

   geçerken  nal seslerinin yaydığı muhteşem melodiyi dinledin mi ?      

*Sen hiç, Ayrancı Pazarı’ndaki kocaman tut ağacının dibinde tulukla satılan ayranların

   tadına tas ile içerek baktın mı?

*Sen hiç, eski belediye binasının dibinde ikindi sıralarında tas ve sitillerle depozitosuz

  satılan kaymaklı, kerpiç kıvamındaki yoğurtlardan yedin mi ?

*Sen hiç, yaz aylarında üç beş arkadaşınla birlikte has(marul) tarlalarına gidip haymanın

  altına oturarak önüne kucak kucak  getirilen göbekli marulları şekere bandıra bandıra

   yedin mi ?

*Sen hiç, hafta sonu tatillerinde  derelerde tava, güveç yedin mi ?

*Sen hiç, Hıştur’un narını, Terbizek’in kavun ve salatalığını doyasıya tattın mı ? 

*Sen hiç, Kapcami duvarının dibinde kuru bir sandalyeye oturarak karşında kolundaki

   siyah kolluklarla üç ayaklı makinede sulu resim çeken Foto Kemal’e poz verdin mi ?

*Sen hiç, Ulucami’nin  önündeki kaldırımlarda tulumba (halka) tatlısı satanlardan yirmi

   beş  kuruşa aldığın tatlıyı tırnaklı ekmeğin içine katık yaparak yedin mi ?

*Sen hiç; Çiğdem’in, Vartolu’nun limonatasından, boyam  şerbetinden  içtin mi ?

   Aynı şerbeti Ramazan’da poşetlere doldurarak eve götürdün mü ?

*Yazın sıcağında Ulucami’nin önünde buz kalıplarını satırla kırıp satan buzcudan buz

   aldığın oldu mu ?

*Sen hiç, Saray Sineması’nda “Fosforlu Cevriye’yi, Aşktan da Üstün’ü„ izledin mi ? Hem

  de siyah-beyaz olarak…

*Sen hiç yazın sıcağında caddeleri serinletmek amacıyla sulayan belediye arazözünün

   ardından, o tozlu buharlar arasında  dolaşıp“Yazıyoorr!.. Yazıyoorr!..„ diye bağıran Selim’den

   Son Havadis, Yeni Asır alıp okudun mu ?

*Sen hiç, yaz-kış aynı şort ve aynı gömlekle baş açık-yalın ayak dolaşan rahmetli İsso’nun

  “Yüz paran var mı?„ isteğine muhatap oldun mu ?

*Sen hiç, boynuna iple astığı lamba şişesiyle, elindeki çay şekeri torbası ve gazyağı şişesiyle

   telaşlı telaşlı dolaşıp  bir an önce alışverişini tamamlayıp köyüne dönmek isteyen

   hemşehrilerilerimizin koşuşturmalarını izledin mi ?

*Sen hiç, Hacı Usta’nın veya Şükrü Usta’nın lokantalarından birine oturup kuru fasulye,

   tırşik, tava yedin mi ?

   CEVAP: Elbette ki  “Hayır„ diyeceksin sevgili torunum… Ama benim(dedenin) bütün bu sorulara verdiği, vereceği cevap, kocaman bir“EVET„… İşte ben buna “Adıyaman’nı yAŞAMAK„ diyorum. Hem de bütün maddi manevi varlığıyla… Teniyle, geniyle, bedeniyle… Seni sevmek ibadet. Maksat Adıyaman’sa gerisi teferruat…                

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu