Köşe Yazıları

Şehrin Ölümü

Nazan Bekiroğlu Troya ile ilgili yazdığı bir yazıda; “bir şehir ihtişamının doruğundayken vurulur” der.  Zira Troya’yı bilenler dokuz şehir kalıntılarının üst üste olduğunu, her seferinde kültür, medeniyet, ticaret ve siyasi olarak çok önemli bir yer aldığından sürekli aynı belaya duçar olduğunu bilirler.

Bu, genel olarak diğer şehirler açısında da böyledir. Her seferinde bir şehri yakıp savuran birileri çıkmıştır. Bir kısmı şehri tekrar onarıp o şaşalı günlerine kavuştururken; bir kısmı ise şehri tarih sahnesinde maalesef silmişlerdir.

Kendilerini onaran ve  şaşalı günlerine çeviren şehirler genel olarak o şehre ait ruhu yansıtmışlardır. Onun için şehrin işgalcileri her seferinde şehrin sahip olduğu ruhu öldürmeye çalışırlar.

Şehirlere ait bu ruh yerine göre şehri korumuş ve şehre ait her şey olmuştur. Söylenene göre Kartaca inşa edilirken o ruhu vermek için şehrin rahipleri şehrin etrafını tunçtan bir karasabana iki öküz koyup şehrin etrafını sürerek oluşturdukları çizgi ile şehri kutsamışlar. Başka şehirlerin kutsamaları ve onlara o şehre ait ruhu vermek için toplum ziraat ile uğraşıyorsa tılsım toprağa yapılır, eğer sulak bir yerse suya ve eğer çöl ise tılsım rüzgara yapılırmış.

Kartaca’nın ruhunu şehirden silmek için Romalılar Kartaca’yı işgal ettiklerinde şehirde taş üstüne taş bırakmadılar ve bu sefer kalıntıları ters taraftan sürüp yapılan tılsımı kendilerince bozmaya çalıştılar.

Bağdat’ı işgal eden Moğollar da şehirde taş üstüne taş bırakmadılar. Şehrin ruhu olan ilmi eseleri yaktılar tüm kitapları bölgede akan Dicle ve Fırat’a attılar. Abartılı bir ifade ile nehir bir hafta kızıl akıyordu insan kanından, bir hafta mürekkep mavisi.

Bugünün şehrinin ölümü daha da trajiktir. Bugünün şehirlerinin ölüm şekli İbni Haldun’un söylemiş olduğu şekilde ruh yitimidir. Zira, şehre yerleşen insan geleneğin aksine mekan değiştirince genel olarak hayat tarzını olduğu gibi değiştirme yoluna gitmiştir. Değişen hayat ile beraber yeni değer yargıları oluşmaya başlamıştır.

Yerleşik ve medeni yaşamın zamanla refah ve ihtiyaçlar hususunda tavrı son haddine varır ve “Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayri meşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur. Fikirler bunu düşünmekle meşgul olur, bunun vasıta ve hilelerini arar. Bunun bir sonucu olarak yalancılık, kumar, aldatma, hırsızlık, yalandan and içme ve ihtikâr hüküm sürer.” Görüldüğü gibi, İbn Haldun, kentsel refah ve bolluk ile birlikte artan tüketimi her türlü olumsuzluk ve kötülüklerin nedeni olarak ilan etmekte ve bunu Mukaddimesine anlatmaktadır. Haldun, refah toplumunu ve sorunlarını anlatırken, tıpkı 19. ve 20. yüzyılın kötümser düşünür, yazar ve bilim adamları gibi, kentsel yaşamı olumsuz yargılamaktadır. Yine onun refah toplumuna ilişkin analizlerini okurken, modern okuyucu çağdaş refah ve tüketim toplumlarının eleştirel bir analizini okur gibi olmaktadır. Haldun, refah ve tüketim toplumlarının sonu konusunda oldukça kesin yargı sahibidir. Belki bu kesin yargıların sebebi dar bir alanda örnekler vermesi ile ilgilidir.

Velhasıl şehirli insanın gelenekten tamamen kopması ve kendisini kocaman duvarlarla çevrili yeni son model güvenlik sistemlerinin olduğu sitelere mahkûm etmesi şehrin ruhunu asıl öldüren olgudur. Bu öyle bir olgu ki birey tamamen her şeyden habersiz olmakta, üst komşusunu bile tanımamaktadır

Bu ve benzeri verileri göz önüne aldığımızda sosyolojinin gayri resmi kurucusu sayılan İbni Haldun’a hak vermemek elde değildir. Ama meseleyi tek taraftan aldığımız içinde bir sürü olumsuzluk ve yanlış yargılarla da karşı karşıya kalırız.

(Dervişe Sitem’den)

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu