Köşe Yazıları

Şehrimizin Maskotu

Çocukluğu ile ergenlik ve olgun yaşları arasında fiziksel bakımdan önemli bir değişiklik yoktu. Boy olarak “cüce„ olduğundan, sanki çocukluğundan beri her gün şehre gelip gittiğini sanırdık. Bugün şehrin bir kenar mahallesi konumundaki Pirin’de yaşardı. Boyu, bir metreden daha kısaydı. Boyuna göre dolgun vücutlu, esmer tenli, kara kaşlıydı.

Sevimli, güler yüzlü, tatlı dilli biriydi. Bedenin en önde olan, en dikkat çeken kısmı kısacık parmaklarıydı. Sabahları erkenden kalkar ve şehre gelme hazırlığı yapardı. Saman doldurduğu bir sepete yirmi otuz kadar yumurta doldurur ve eşeğine binerek şehrin yolunu tutardı. Emektar eşeği defalarca gidip geldiği bu yolculuğa iyice alışkındı. Sessiz, sakin, ağır ağır gider ve sahibine herhangi bir zorluk çıkarmadan kendisini taşırdı.

Kayalık Mahallesi’ne geldiğinde bir tanıdığının evinde eşeğinden iner, oraya teslim eder, yumurta sepetini alarak şehre inerdi. Bu yumurtalar; ya bir gün öncesinden sipariş verilenlerdi ya da bir bakkala satıp alışveriş yapmak için getirilmiş olurdu. Yumurtaları verip parasını cebine  koyduktan sonra, sıra ziyaretlere gelirdi.

Şehirde kendisini tanımayan ve sevmeyen kimse yoktu. Vali, belediye başkanı, emniyet müdürü, garnizon komutanı, hakim savcılardan tutunuz, bütün bürokratlarla çok iyi bir diyaloğu vardı. Bütün daire müdürlerini sanki sıraya koyar ve o sıra ile hiçbirini ihmal etmeden, hepsine belli aralıklarla uğrar, ziyaret ederdi. Gittiği her yerde, ilgiyle karşılanır ve ikramda bulunulurdu. Çay, kahve ve sohbetten sonra ayrılırken, mutlaka eline-cebine bir harçlık tutuşturulurdu. Bu harçlık; sadaka veya dilencilikle alakası olmayan, karşılıklı sevginin nişanesi sayılan bir hediyeden ibaretti.

Caddelerde yürürken hiçbir esnafı selamsız bırakmazdı. Hizasına geldiği dükkân veya mağazanın önünde durur; eliyle, başıyla, jest ve mimikleriyle veya konuşarak selam vere vere yürür, dolaşırdı. Bazen yakınlarıyla kaldırımda ayaküstü sohbetleri yapar, bazen içeriye davet edilerek ikramda bulunulurdu. Bu özellik ve güzellikleriyle şehrin sevimli bir maskotuydu adeta…

Yılın belli zamanlarında şehirlerarası gezileri de olurdu. Gittiği, gideceği yerlerin sınırlaması olmazdı. İstanbul’dan, İzmir’e Bursa’ya, Antalya’ya, Adana’ya… Canı nereyi isterse oraya giderdi. Gittiği her yerde kendisini bilen, tanıyan, ilgilenip ağırlayan birileri mutlaka olurdu. Denilebilir ki namı, ülkenin hemen hemen her yerine dağılan kalender, sevilen biriydi. Ne kimseyi rahatsız eder ne de birileri tarafından rahatsız edilirdi. Herhangi bir nedenle birkaç gün görünmeyecek olsa, tanıyanları ve şehrin büyük bir bölümü tarafından merak edilir, beklenir ve özlenirdi.

Şimdilerde cadde ve sokaklar onsuz bir boşluk içinde sanki… O samanla karışık sepet içindeki doğal köy yumurtalarını da göremiyoruz. Kentleşme, köyden kente göç, nüfus artışı ve benzeri gelişmeler; eski tanışıklıkları, sosyal ilişkileri alıp götürdü. Geçim sıkıntısı, işsizlik koşuşturmaca ve gürültü içinde, bırakınız Pirinli Apdo’yu, kendimizi bile kaybettiğimiz zamanları yaşıyoruz. Seni unutmadık, unutmuyoruz sevgili Abdo!.. Seni unutmak ne mümkün?..

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı