Anasayfa / Köşe Yazıları / “ SAHİPSİZ„ MİŞİZ… HİÇ DE DEĞİL

Yazar Adıyaman Güne Bakış Gazetesi

“ SAHİPSİZ„ MİŞİZ… HİÇ DE DEĞİL

   İlimizin geri kalmışlığından, sorunlarından, ihtiyaçlarından bahsederken, yıllardır temcit  pilavı gibi dilimize doladığımız, pelesenk yaptığımız ve artık  gına geldiğimiz bir tekerleme var: “Memleket sahipsiz. Memleketin sahibi yok.„ Buna şu kalıplaşmış kıyaslamayı da ekleyelim:  “ Urfa şöyle oldu. Antep bu kadar ileri gitti.„ gibi.

   Acizane, ne bu  tekrarlamaya (Sahipsizlik Edebiyatına) katılıyorum ne de bu komşu iki ilimizle durmadan yapılan mukayeselere… Eğer kendimizi Antep’le kıyaslayacaksak, şu gerçekleri de bilmemiz lazım:

1. Antep; coğrafi konum olarak doğuştan şanslı. Kara yolu bakımından Maraş-Osmaniye-Gaziantep-Kilis-Halep… İşte size bir ticaret yolu. Adıyaman’ımızın böylesine doğuştan gelen bir şansı var mı? Yok…

2. Demir yolu da öyle. Demir yolu bakımından da hem İç Anadolu’yu, hem Güney Anadolu’yu Halep’e bağlayan bir kavşakta. Adıyaman’ımız böyle coğrafi bir şansa sahip mi? Değil…

3. Deniz yoluyla İskenderun üzerinden dünyaya açılmaya müsait bor konumda. Adıyaman’ın böyle bir imkânı var mı? Yok…

4. Antep, bundan bir buçuk asır öncesinden ilçe idi. (Halep’e bağlı bir ilçe) Taa o yıllarda bile yüzlerce atölyesi, tezgâhı, imalathanesi vardı. Biz de 1841’den itibaren Elbistan’dan ayrılıp ilçe olduk ama o tarihlerde Halep gibi bir merkeze bağlı olan Antep ile Elbistan gibi gelişmemiş ve mütevazı bir merkeze bağlı olan Adıyaman hiç kıyaslanabilir mi? Bu bağlılık 1954’e kadar devam etti ve ancak 1954’te “Kör Nokta ve çıkmaz sokak„ gibi şanssız konumumuzla Malatya’dan ayrılıp il olmuşuz. Küçücük, mütevazı bir il…

5. Gaziantep’le aramızda, nereden bakarsanız bakınız, en azından elli yıllık bir fark vardır. Bu elli yıllık farkı görmezden gelerek, kalkınma yarışında oradan geri kaldığımızı söylemek, büyük bir haksızlık değil midir?

   Gelelim Şanlıurfa’ya. Aynı durum, aynı coğrafi konumdan gelen şans ve şanssızlıklar, bizimle Şanlıurfa için de geçerli. Şöyle ki:

1. Bizim Harran ovası gibi bir Mezopotamya toprağımız var mıydı? Yok…

2. Hz İbrahim’in makamı gibi bir inanç turizmi merkezimiz var mıydı? Yok…  O makam ki daha düne kadar kara yoluyla Hac’ca gidenlerin mecburi ziyaret makamı olarak Şanlıurfa’yı ihya etmiştir. Biz ise, misafirimiz Sahabe Safvan bin Muattal Hazretlerini daha dün fark ettik ve inanç turizmine yeni yeni hazırlıyoruz.

3. Balıklı Göl gibi, Harran kümbet evleri gibi masrafsız oluşmuş ve turist çeken yerlerimiz var mıydı? Nemrut Tepesi vardı, yolu yoktu. Pirin Harabeleri vardı. Dişimizle tırnağımızla kazarak turizme kazandırılmayı gerektiriyordu. Urfa’nınkiler hazır birer kumbara, bizimkilerse el emeği ve göz nuru ile ve parayla ortaya çıkarılabilecek değerler… Arada fark yok mu?…

   Toparlayacak olursak, yıllardan beri kalkınmışlıktan bahsederken bizi Şanlıurfa ve Gaziantep’le kıyaslayıp bir nevi aşağılık duygusuna kapılmaya sürüklerken, aramızdaki doğal farkları, coğrafi konumdan gelen şanssızlıkları da hesaba katmak gerekir. Üç il var. Bunlar bir yarışa başlıyorlar. Fakat yarış, eşit koşullarda değil. Bunların birbirleriyle kıyaslanmasına imkan var mı?.. İkisi zaten daha yarış başlamadan birkaç yüz metre önde. Ardından da siz, neden geri kaldığımızı mukayese ediyorsunuz. Yanlış ve haksız bir mukayese…

   Pedagojide bir kural var: Her birey (çocuk) kendine özgü değerleriyle bir özeldir, bir birincidir. Başka öğrencilerle(çocuklarla) mukayese edilemez. Bu durum bizim, komşu illerimizle mukayesede de aynen geçerlidir. Onların bu elli yıllık önde başlama yarışları, bu yarış sonunda geldikleri nokta kendilerine helal hoş olsun. Daha da ileri gitsinler inşallah!.. Ancak biz de elli yıl, yüz yıl önceki durumumuzu hesaba kattığımızda ne “kimsesiz„iz, ne “sahipsiz„ iz, ne “Kör Nokta„yız ne de “çıkmaz sokak„ız… Bir hastamızı doktora götürürken şimdiki İş Bankası’nın yerindeki ardiyede müşteri bekleyen ciplerle, rahmetli Lobut Usta’nın pikabıyla Gölbaşı’na, oradan da Antep’e gittiğimiz günlerden, tıp fakültesinde harıl harıl kalp ameliyatları yapılan günlere geldik. Adana, Ankara, İstanbul’a giderken önce Antep’e, oradan da Fındıklı Toros firmasının otobüsleriyle yaptığımız seyahatlerden, hava limanımızdan binerek yurt dışına gittiğimiz günlere geldik. Esnafının, sanayicisinin, iş insanlarının harıl harıl üretim yapıp ihraç ettikleri günlere geldik. Bir tek eczanesinin (ki o da dışarıdan gelip açmıştı) bulunduğu yıllardan akademisyen, bürokrat, teknokrat, bilim insanı, sanayici, iş insanı, siyasetçi ve her alanda yetişmiş beyin gücünün olduğu günleri yaşıyoruz. Allah’a hamd ü senalar olsun!..

   Sonuç olarak, haydi Adıyaman! Durmak yok, yola devam. Allah yar ve yardımcın olsun. Seni sevmek ibadet. Maksat Adıyaman’sa gerisi teferruat…

Bu Habere de Bakın

Çocuk ve Duygusal İhmal

Canlılar alemine baktığımızda; hemen hemen bütün hayvan yavrularının doğar doğmaz kendi ayakları üzerinde durduğunu, hayatını …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir