Köşe Yazıları

Rüzgâr Müdürü

Masanın ön pervazından tutarak koltukla birlikte kendisini öne çekti. Sırtını koltuğa yasladı, arkaya doğru eğildi, eğildi, eğildi. Sonra hoop doğruldu, biraz daha masaya yanaştı. Elini masanın üzerinde duran zile dokundu ama öyle bir dokundu ki, hiç kimse o kadar güzel dokunamaz, hiç kimse o hareketi, o kadar ustalıkla ve çaktırmadan yapamazdı.

Zilin çalmasıyla kapının vurulması bir oldu. “Gir” dedi Rüzgâr müdürü, “gir” dedi ama bunu Muhayyer makamında söylemişti. Öyle bir “giiirrr” diyordu ki, insanın içeriye giresi geliyordu. Sekreter hanım da öyle yaptı, içeriye girdi. Kapıyı açan Duygu Hanım, Rüzgâr Müdürünün tam karşısına geldiğinde durdu, “buyurunuz” dedi.

Rüzgâr müdürü önce buyurmadı, önünde duran ajandaya bir şeyler karalıyordu. Aslında karaladığı bir şey ya da bir işi yoktu. Çalışıyor gözükmek, çalıştığını, hem de hummalı bir şekilde çalıştığını tüm personele duyurmak gerekiyordu. Öyleyse sekreter hanımı azıcık bekletmeliydi. Bu nedenle Rüzgâr Müdürü sekreter hanım kızın “buyurunuz” çağrısına sessiz kaldı. Başını ajandadan ayırmadı, elindeki 16 bin liralık platin roller kalemle bir şeyler yazıyormuş gibi yaptı. Yazmazdı, o kadar pahalı kalemi karalama için kullanamazdı. Bir kaleme o kadar para da vermezdi. Bu rakam, maaşının kaç katıydı, hesaplayacaktı ama yeni maaşını henüz bilmiyordu. Bu kalem, Rüzgâr Müdürü olmasının şerefine şehrin en ünlü müteahhidi tarafından hediye edilmişti. Müteahhit az anasının gözü değildi. O kalem parasını çıkartırdı ama hele dur, şimdi onları düşünmenin sırası değildi.

Rüzgâr Müdürü sekreter hanımı çok da bekletmedi, “Kızım bana bir kahve” dedi, bunu da sanki nihavent makamında söylemişti. Aslında güzel şiir okuyabilirdi. Henüz şiir okumamıştı ama okuyabilirdi. Davudi bir sesi yoktu ama cılız bir sesi de yoktu. İki arada bir derede çok güzel şiirler okurdu. Zaten o, her şeyin en iyisini yapacak kapasitedeydi. Henüz hiçbir şeyin en iyisini yapacak fırsatı olmamıştı ama inanıyordu. O her şeyin en iyisini yapacaktı. Rüzgâr Müdürlüğü bunun ilk adımıydı. Geç olmuştu belki, yaş olmuş 45, ne kadar yükselebilirdi ki. Hâlbuki 20 yaşında Rüzgâr Müdürü olsaydı, şöyle arkasına aldığı rüzgâr esip dursaydı, kendisini en tepeye, en zirveye kadar götürmesi kaç yıl alacaktı ki. Belki beş, belki 15 yıl ama 45’ine geldiğinde zirvelerin zirvesinde olurdu. Olsun, buna da şükür dedi Rüzgâr Müdürü ve gelen köpüklü kahvesinden bir yudum alarak bıyığını da köpüğe buladı. Sekreter hanım kızın kahvenin yanına bıraktığı peçeteyle bıyığını temizledi, kahvesini içmeye devam etti.

Kahvesini, kahvenin yanındaki Alplerden gelen pahalı çikolatanın yardımıyla içmiş, kahveye ayrı bir lezzet katmıştı. Kahvenin yanında getirilen suyu önceden içmesi lazımdı ama Rüzgâr Müdürü alışkanlık edinmiş, kahveden sonra içiyordu. Hâlbuki babası anlatmıştı, kahveden önce içilen suyun hikâyesini.

Keşke babası da kendisinin Rüzgâr Müdürü olduğunu görseydi. Rahmet okudu babasına Rüzgâr Müdürü, sonra ister istemez hikâye aklına geldi. Zamanında kahve çok pahalıymış. Hani Kahve Yemen’den gelir sözü, kahvenin zor şartlarda edinildiğini anlatmak içinmiş. O zamanlar kahve pahalı ve kıt olunca, insanlar kahve içmeden önce bir bardak su içer, ağızlarını temizlemiş olurlarmış ki, biraz sonra içecekleri kahvenin lezzeti damakta çok daha fazla kalsın diyeymiş.

Ama şimdi sıkıntıya gerek yoktu, ortada sıkıntı yoktu. Hem kahve boldu hem de para çoktu. Henüz daha maaşını almamıştı ama Rüzgar Müdürlüğü iyi kazandıracak, ihalelerden.. hele şimdi bunu düşünmesi gerekmezdi…

Rüzgâr Müdürünün kapısı çalındı, sekreter hanım içeriye girdi. “Müdür bey, çalışanlar zatı-ı alilerinize ‘hayırlı olsun’ ziyareti yapmak isterler, müsait misiniz?”

Müsaitti Rüzgâr Müdürü, sabah mesai başladığından bu yana döner koltukta bir sağa dönüyor, bir sola dönüyor, bir de öne arkaya doğru kayarak, müdürlüğün keyfini çıkarıyordu. Buna rağmen de “Beş dakika sonra gelsinler” dedi, biraz havaya girmesi gerekiyordu. Duygu hanım odadan çıkınca Rüzgâr Müdürü yerinden kalktı, odada dolaştı, pencere doğru yanaşarak pencereden görünen şehrin denizle kesişen bir bölümüne baktı. Bu koca şehir kendisinden hizmet bekliyordu. Çok çalışacak, bu şehri kalkındıracaktı.

Beş dakika sonra kurumun çalışanları tek tek odaya girdi. Rüzgâr Müdürü yerinden kıpırdamadan, dik bir şekilde, başını omuzunu ve sırtını eğmeden, elini de dirsekten hiç bozmadan L şeklinde tutarak ve ağzından çıkan belli belirsiz ‘sağ ol’ sözünü personel sayısı kadar mırıldanarak tüm personelin tebrikini kabul etti. Bunu hak etmişti. Bu kurumda tam 20 yıl görev yapmış, tam 20 yıl boyunca hiç kimse onun bir gün bu kurumun başına müdür olacağını düşünmemişti. Hiç kimse rüzgârın kendisinden yana eseceğini, sırtından sırtından esen rüzgârın onu zirvelere taşıyacağını hesap etmezdi ama bak, şimdi hepsi sırayla tebrik ediyordu Rüzgâr Müdürünü…

Rüzgâr müdürü tebrikleri kabul ediyor ama içinden de her elini sıktığıyla ilgili değerlendirmesini yapıyordu; senle işimiz var Hasan bey. Gününü göstereceğim sana Mehmet bey. Bak gör neler olacak Sevda hanım. Sana dünyayı dar edeceğim Cengiz bey. Kamil efendi, Kamil efendi, ah Kamil efendi, göreceksin gününü…

Tebrikat bitikten sonra tekrar koltuğuna kuruldu Rüzgâr Müdürü, sırtını yasladı, derin bir oh çekti. Rahatlamıştı. Bütün personel onun müdür olduğunu görmüş, hatta tebrik bile etmişlerdi. Bugün ilk gündü, ilk günden diş göstermenin âlemi yoktu. Hele bir yarın olsun..

O ara telefon çaldı, arayan çok önemli birisiydi. Rüzgâr Müdürünün rüzgârıydı. Rüzgâr Müdürünün sırtından esen ve onu zirvelere çıkaran rüzgârın ta kendisiydi.

Rüzgârın talebi, Rüzgâr Müdürünün bütün enerjisini almış, bütün hayallerini yıkmış, bütün ümitlerini yerle bir etmiş, bütün hesaplarını alt üst etmişti. Şimdi sadece bir müdürdü, arkasından esen rüzgârın dediğini yapmak zorunda olan bir müdürdü ama olsun o bir Rüzgâr Müdürüydü, bu bile yeterdi!

 

Etiketler

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı