Köşe Yazıları

Paris ve Ben

 

Paris ve Ben

 

Bundan yaklaşık 11 ay önce başladı her şey. Brüksel’den Fransa’ya doğru yola revan olmuştuk. Aklımda yeni yerleri görmenin heyecan ve tutkusuyla otobüsün renksiz camından etrafı seyre dalmıştım. Hiçbir kareyi hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için gözümü bir an olsun camdan ayırmıyordum.

Buraların dilini ve tınısını çözmek için azami gayret göstermeye çalışıyordum. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir coğrafya, farklı bir mimari ve yaşam biçimleri çok ilgimi çekmişti doğrusu.

3-4 saatlik bir yolculuktan sonra Fransa’nın başkenti Paris’e girmiştik nihayet. Otobüsün içinde acayip bir heyecan ve coşku vardı. Zaten bu yolculuk boyunca hakim olan şeydi. İnsanlar sanki hayatlarının en önemli keşfini yapacak veya aradıkları her şeyi Paris’de bulacak gibiydiler. Dillerde Paris’e dair şarkılar ve rehberin ballandırarak anlattığı Paris maceraları…

Paris, semboller, özgürlükler, mücadeleler, kavgalar, ayaklanmalar, tutkular ve aşklar vs. başkentiymiş. Herkesin Paris’e biçtiği rol bambaşkaydı adeta. Paris onlara ne verebilirdi acaba?

İlk durak Eyfel Kulesi. Otobüsün içindeki heyecan tavan yapmış, Eyfel’i görebilmenin hazzı bütün hücrelere nakşetmişti adeta. Otobüsten çığlıklarla inen kalabalığın arasında sessiz sedasız etrafıma bakınıyorum.

Karşımda devasa bir çelik yığını var. Rengi solmuş, hissi yok olmuş. Özgürlükleri elinden alınmış, yoksul ve garip ülkelerin çeliğin boğumlarına nasıl hapsedildiğini görüyorum. İnsanlar neredeyse beni ezercesine Eyfel’e doğru koşuyorlar. Bu anı ölümsüzleştirmek için deklanşörler ardı ardına patlıyor, yüzlerde tebessüm ve kahkaha festivali yapılıyordu adeta.

Çok manzaradan ürktüğümü ve duygulandığımı bir kez daha hissediyorum. Kanımın çekildiğini, yüzümde garip bir somurtma ve kalbimde bir daralmanın olduğunu hatırlıyorum. Çeliğin soğuk yanına dokunduğumda Afrika coğrafyasının haykırışlarını duyuyordum. Sömürge ile oluşturulmuş bir medeniyetin kalbindeki acımasızlığı izliyorum.

Bir yandan Afrika halkının feryadı duyuluyor; Cezayirli, Faslı, Tunuslu göçmenler, Eyfel’in demirden heykelini satmanın telaşıyla etrafımızı çeviriyorlar. Diğer tarafta Suriye’den geldiği belli göçmenlerin geçim derdine sahne oluyor Paris’in soğuk kaldırımları.

Eyfel, sanki Doğunun, Kuzeyin ve hatta Uzak Doğunun esaretini simgeliyordu benim için. İçimin daraldığını, mazlum coğrafyaların zenginliklerinin burada nasıl kullanıldığını görmek bir Müslüman olarak beni çok üzmüştü.

Bizim hayallerimiz ve geleceğimiz üzerine kurulu yalancı bir cenneti yaşıyordu Paris.

Sonra Seine Nehri’ne düşüyor yolumuz. Bir tekneye kiralayarak Seine nehri üzerinde Paris’i dolaşmaya başlıyoruz. Şehrin tam kalbinden geçiyor bu nehir. Sağlı sollu lahit ve kesme taşlardan yapılmış binaları, evleri, müzeleri, tiyatro ve devlet binalarını vs. izliyorum. Mimari çok etkileyici. Asalet ve zenginliğin kendini açığa vurduğu, medeniyetin taşa toprağa şekil verdiği yapılar.

Elimizdeki makinelerle çekiyoruz her şeyi. Rehberimiz bazen İngilizce, Fransızca, İspanyolca sonra bizim Türk olduğumu öğrenince Türkçe anlatmaya başlıyor bu yapıların hayat hikayesini. Harika taş işlemeleri, emsalsiz bir zenginlik karşılıyor sizleri. İnsanlar gözlerini alamıyor, hayranlık derecesi an ve an artıyor adeta.

Ah keşke buraya yerleşsem şatahatları duyuyor kulaklarım! Oysa bir ben kendimi yalnız ve hapis hissediyorum Paris’in taş duvarları içinde. Yine aklıma Afrika ve Orta Doğu geliyor. Buraların inşasında çalıştırılan köleleştirilmiş insanlar, bu uğurda yok edilen binler, milyonlar.

Paris; ruhunu Afrika’nın ve Orta Doğunun kalbinde kaybetmiş şehir. Sahte güzelliklerin, sanal hayallerin kendini bulduğu şehir…

Sonra Şanzelize Caddesinde yürüyorum. Noel tatilinde herkes, akşamın karanlığı Şanzelize’nin ışıltısında yok oluyor neredeyse. İnsanlar neşeli ve keyifli. Bir alış veriş ve yeme karnavalı her yer. Dünyanın insanı var burada. Her renk, ırk ve dinden insanın buluşma noktası neredeyse. Dertlerin ve kederlerin Şanzelize’nin yollarında unutulduğu şehir Paris.

Ama benim içime yine hüzün çöküyor. Ülkem geliyor aklıma, Filistin geliyor, Bosna geliyor, Afganistan geliyor, Suriye geliyor ve Irak ve daha adını sayamayacağım sayısız yer. Kan ve göz yaşı, çığlıklar, mazlum ve masum kadın ve çocuklar. Hiç biri Şanzelize’nin Caddelerinde kendine bir avuç yer bulamıyor. Çığlıklar havayi fişeklerin sesinde; bombalar havayi fişeklerin ışıltısında yok oluyor adeta.

Burası sanki bizim yaşadığımız dünya değil. Batının bizim dertlerimizle ilgisi ve alakası yok. Müsebbibi kendisi olsa da.

Bir Müslüman olarak insanları ve insanlığı yaşatmakla vazifeli olduğumu hatırlatarak, “terörün her türlüsünü kınıyorum”. Evvela Batı yüzyıllardır dünyada yaptığı zulümler, haksızlıklar, ölümler ve sömürüler için özür dilemeli. Hem de yüksek bir sesle. Sonra kendi oluşturduğu bu kan coğrafyasından elini eteğini çekmeli. Sonra olanları konuşuruz elbet…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı