Köşe Yazıları

“PARANAN, BUĞDANAN, ARPANAN”

Biraz Nostalji

            Semâya açtığı elleriyle yüzünü sıvazladı. Etrafına, sağına soluna üfledi. Seccadesini toplayıp ayağa kalktı. Gün, yavaş yavaş ağarmaya başlıyordu. Eşinin hazırladığı mercimek çorbasına, saç üzerinde kızarttığı yufka ekmekleri ufalayarak doğradıktan sonra hızla kaşıklamaya başladı. Gecikmemesi lâzımdı. Dolaşacağı üç dört mahalle, onlarca cadde ve sokak vardı. O, kahvaltısını yaparken, hanımı da havuç heybesini, el terazisini, buğday ve arpa koyacağı torbaları hazırlamış, kapının önüne koymuştu. Emektar eşeğini ahırdan çıkarmış, yularından tutarak bekliyordu.

            Önce, yarıya kadar doldurulan havuç heybesini yükledi. Ardından boş torbaları semerin üzerine yaydı.  Üstüne de asırlık el terazisini koyduktan sonra, eşeğinin yularını tutarak avlu kapısından dışarı çıktı.

― Allah’a ısmarladık hanım.

―  Güle güle. Hayırlı kazançlar. Allah işini gücünü rast getirsin.

            Kırk beş, elli civarında olduğu halde, çok daha fazla gösteriyordu.  Nasıl göstermesin ki? Yılların verdiği yorgunluktan yıpranmamak, fazla göstermemek mümkün müydü? Yıllardır yaz-kış, soğuk-sıcak demeden cadde cadde, sokak sokak dolaşarak havuç satmak kolay bir şey miydi? Saçları ağarmış, avurtları çökmüş, fer kaybeden gözleri iyice küçülmüştü. Yılın hangi mevsimi, hangi ayı olursa olsun, sanki hep aynı giysilerle görürdük kendisini. O kahverengi ceketini galiba yazın da çıkarmazdı. Kim bilir? Belki de ceketi çıkarmayı, kısa kollu gömlekle dolaşmayı hâlâ ayıp mı sayıyordu?.. Gelenek ve göreneklerine  bağlı böyle eskimez birinden böylesi bir davranış sürpriz de olmazdı…

― Pörçüklü haa!..Pörçüklü haa! Paranan!.. Buğdanan!.. Arpanan!.. Haydi, pörçüklü geldiii!..

            Bütün şehir, bu sese, bu güzel nağmelere alışıktı. “Pörçüklü„ yöreselde havuç demekti. Adıyaman’ımızın meşhur ürünlerindendi. Tıpkı nar gibi, marul gibi, salatalık ve kavun gibi. Özellikle siyah ve koyu mor olanları çok daha tatlı ve lezzetli olurlardı. Yedikten sonra morlukları da tıpkı doyumsuz lezzetleri gibi ellerinizden, dudaklarınızdan uzun zaman gitmezdi.

            Sokağımızdan,  kapımızın önünden bağırarak geçeceği aynı saatleri sabırsızlıkla beklerdik. Parası olanlar, onu hazırlar. Olmayanlar da buğday veya arpalarını hazırlamış olurlardı. “Paranan” demek; “Para ile satarım.” demekti. “Buğdanan, arpanan„ da  buğday ile, arpa ile anlamına gelirdi. O alışılmış sesi duyanlar, çoktan sokağa açılan büyük avlu kapısını açmış beklemekte olurlardı. Sizi kapının önünde görünce durur, eşeğinin yularını yere bırakarak el terazisini indirdi. Terazinin metal kefeleri, yılların verdiği yıpranmışlıkla, bakırcıların çekiçle dövdükleri çiğ köfte leğenlerinin altları gibi oyuk oyuk olmuştu. Bir kefesine buğdayları boşalttıktan sonra, öbür kefesini de irili ufaklı kırmızı, siyah, mor pörçüklülerle doldurur, dengelemeye çalışırdı. Bu; pörçüklü ile buğdayın parasal olarak eşit fiyatta olması demekti. Kilo ile belirlemeye gerek yoktu. Ne kadar buğday getirmişseniz, o kadar da pörçüklü alırdınız. Arpada durum biraz farklıydı. Önce arpanın kilogram olarak miktarını belirlerdi. Ardından da kendi hesabına göre terazinin kefesine koyduğu ağırlıklar miktarınca pörçüklü verirdi. Buğdaylar, boş torbalardan birine; arpalar öbürüne konur ve eşeğe yüklü heybenin ortasına özenle yerleştirildikten sonra, el terazisinin kefeleri iç içe yerleştirilirdi. Tahıl torbalarının üzerine oturulduktan sonra eşeğinin yularını tutup yoluna devam ederdi:

― Pörçüklü haa’.. Pörçüklü haa!.. Paranan!.. Buğdanan!.. Arpanan!.. Haydi, pörçüklü geldiii!..

            Nerede kaldı o pörçüklüler?.. O nağmeler!.. O güzel adam!.. Mekânın cennet olsun!.. Nur içinde yat, sevgili Cemal Emmi!..

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu