Köşe Yazıları

Özgüven ya da el İnsaf!

Bilindiği gibi, kişilerin kendilerine yönelik olumlu-olumsuz değerlendirmelerine özgüven diyoruz. Genelde kişisel kanaat ve yorumlardan oluştuğu için objektif olmayan bir yanı-yönü de var. Bazen aşırı bir beğenme ve güven içerir, kimi zaman da bir güvensizlik üzerine kurulur.

Bu kavram, her ne kadar ilk etapta ‟kişisel„ ise de aynı durumun(özgüvenin) devletler, milletler, kurum ve kuruluşlar, aileler ve benzeri topluluk ve gruplar için olabileceğini de söylemek mümkün.

Şimdi geliniz, memleketimizin elli altmış yıl önceki durumu ile şimdiki konumunu göz önüne alarak, yaptığımız eleştirileri ve bunun özgüvenimize olumlu-olumsuz yansımalarını biraz gözden geçirelim. Maddeler ve sorular şeklinde:

*Şehrimizin coğrafi konumu itibarıyla komşu illere göre daha şanssız ve kapalı bir havzada olması bir karamsarlığın gerekçesi olmalı mı?

*Devlet yatırımları bakımından bütün istedikleri yapılmayan tek il biz miyiz?

*Kalkınma yarışına başlarken, kendimizi sık sık kıyasladığımız ve her kıyaslamayla da moral bozukluğu yaşadığımız illerle(komşularla) aynı ortam-imkân ve koşullarla mı yarışa başladık?

*Onların siyasîleri çalıştılar da bizimkiler çalışmayıp yan gelip yattılar mı?

*Bugün bizim, her ama her alanda yetiştirdiğimiz bürokrat, teknokrat, akademisyen, bilim insanı, iş adamı, sanatçı, siyasetçimiz yok mu?

*İş insanlarımız, ustalarımız, üreticilerimizin kendi el emekleri, alın terleri, göz nurları ile ürettikleri birçok hammaddeyi, mamul maddeyi, üretimi yurt dışına bile ihraç etmiyor muyuz? 

*İktidar ve muhalefet mensubu siyasîlerimiz, ellerinden geldiği kadar memleketimiz için çırpınıp didinmiyorlar mı?

*Daha düne kadar bize sorulan; Adıyaman neresi, nerede?„ sorularına cevap verirken zorlandığımız halde, bugün Türkiye’nin bütün il ve ilçeleri Adıyaman’ı bilmiyor ve tanımıyorlar mı?..

*Komşularımızın bizden daha ileri bir konumda olmaları, bizim yatıp kalkarak‟Kimsesizlik, Sahipsizlik Edebiyatı„ yapmamızın gerekçesi ve sebebi mi olmalı?

*Eğitimde, sanayide, tarımda, sağlıkta, ulaşımda hiç mi anlatacaklarımız, hiç mi övüneceğimiz, hiç mi hakkını teslim edeceğimiz bir çalışmamız yok?

*Bardağın sadece boş tarafını görmekle elimize ne geçiyor?

*Konulara, meselelere hep at gözlüğü ile mi bakmak gerek?

*Siyasîlerimizin, yerel ve mülkî yöneticilerimizin, iş insanlarımızın, etkili ve yetkililerimizin, haklarının teslim edilmelerine, morale, manevî desteklere, duaya ihtiyaçları yok mudur?

*Kalkınmanın, ilerlemenin, gelişmenin belli bir sınırı, haddi-hududu var mıdır? Kıyamete kadar devam edecek bir süreç değil midir? Paris’in, Londra’nın, Tokyo’nun, Pekin’in, Vaşington’un hâlâ birçok sorunları yok mudur? Her şeyleri güllük gülistanlık mıdır?

*Dişiyle tırnağıyla kaza kaza, gece gündüz uyumadan çalışıp çırpınan elleri öpülesi sanayicimizi, iş insanımızı desteklemek, onlara moral vermek, yaptıklarını takdir etmek gibi bir sorumluluğumuz yok mudur? 

  Biraz vicdan.. El insaf!.. Biraz da özgüven sahibi olalım. Artık, olanları da görelim. Bu karamsarlıktan, bu moral bozucu kıyaslamalardan vazgeçelim. Herkesi, her şeyi, her vilayeti kendi imkân ve şartları içinde değerlendirelim. Eleştirirken haksızlık da yapmayalım. Başkalarına çuvaldızı batırırken, kendimize de hiç olmazsa iğneyi batıralım… Yüz yıla yakın zamandır tekrarladığımız bu ‟Kimsesizlik-Sahipsizlik Edebiyatındanvazgeçelim lütfen.

Allah’a şükürler olsun ki bugün ne ‟Kimsesisiz„ ne de ‟Sahipsiz…„ Ha, hiç mi istemeyeceğiz?.. Elbette ki isteyeceğiz. Ama kendimize güvenle, ama başımız dimdik, ama aşağılık duygusuna kapılmadan… Özgüvenle…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu