Köşe Yazıları

OYUNSUZ KALAN ÇOCUKLAR

Oyunlarımızdan olduk. Ne kadar karşılıklı paylaşıyorduk vaktimizi.  İçlerinde ne kadar çok biz geçiyordu. Bu “biz” sıradan bir biz değildi. Karşımızdaki arkadaşlarımızla aynı şeyleri hisseder, aynı şeylerden dem vururduk. Üzüntümüz, neşemiz, kızmamız, bağırmamız… Hepsi tahmin edilen ve bu halin nereye kadar devam edeceğini bize gösteren kavramlardı.

Ansızın alındı bu keyfi bizden ve çocuklarımızdan. Şehirlerimiz kentleştirmeye çalışıldı. Ne olduğu belli olmayan yeni kavramlar ve yeni tasarımlarlar eklendi şehre.

Bu tasarımlarla biz, hem şehirden; hem de şehri bizim nazarımızdan farklı kılan her şeyden koparıldık.

Taşlaştı, betona gömüldü şehir, betonlaştıkça özünden koptu ve kentleşti. Dev caddelerin içinde küçük insanlar yürümeye başladı. Koca koca evler yaptılar, dev siteler,  plastik oyuncaklar ile doldurdular her yeri. Tek oyuncu haline dönüştürdüler çocukları. İçinde sürekli birisini kamçılayıp birinciliğe iten bir oyun icat edildi. Birinci olan çocuk kahkahalar atıp diğerlerine bir acayip bakmaya başladı. Ne kadar tek kişi ile oynanan oyunlara yöneldilerse o kadar paylaşımdan koptu çocuklarımız.

Her yörenin değişik onlarca oyunu vardı. Bu oyunlar, uzun süreli düşünüşlerin ve birikimlerin toplamı idi. Kitaplardan bunlara rastlamazdık. Annelerimiz, nenelerimiz, babalarımız ve dedelerimizden dinlerdik. Aynı şekilde arkadaşlarımızda kendi büyüklerinden dinler ve öğrenirlerdi.

İster köyde, ister şehirde olsun bahçelerin kenarlarında geçtiğimizde çocukluğun getirdiği heyecan ile erik ağaçlarının, elma ağaçlarının altlarına önce bakar, telef olmamaları için önce yere düşen bozulmamış meyvelerden yerdik. Eğer yerde meyve yoksa dala çıkardık.  Her seferinde yakalanırdık, fakat sahibinin bize bir şey yapmayacağını çok iyi bilirdik. Belki hepimiz küçük hırsızdık. Bahçe sahibinin açık bıraktığı kapıyı hayvanların içeri girmememsi için kapatan, bahçede kırılan fidana dayanak yapacak kadar düşünceli hırsızlardık. En büyük hırsızlığımız iki elma olurdu. Üçüncü elmayı almamıza bizimle beraber gelen arkadaşlarımız bile izin vermezlerdi. Biz, şehirlerin haşarı çocukları idik.  Bahçeler tanırdı bizi. Meyve, manav reyonuna düşüp ilaçla katledilmemişti. Her mahallede bir sürü bahçe vardı.

Oyunlar oynardık. Kolcu-kaçakçı, pırık, körebe v.b onlarca değişik oyun bilinirdi. Bu oyunlardan her birisi bizi ayrı alıştırırdı hayata.

Dediğim gibi yaşadığımız yer köy ya da şehirdi, birbirinin devamı olan iki yerleşim. Yani şehrimiz kent olmamıştı, birbirimize koca duvarlar ile set koyduğumuz yetmiyormuş gibi aynı setleri çocuklara da bıraktığımız setler yoktu. Her şey sade idi, her şey riyasız.

Oyun oynarken, bu seferde yenilelim diyebiliyorduk. Biz ekiptik, biz gruptuk, biz “biz”dik. Henüz klavye nedir bilmiyorduk. Son sefer enter-leyip, “babacığım o parayı da kazandım, son adamı da öldürdüm” yoktu. Biz şehirdik, farkına varmadan baktık ki birileri bizi kentlileştirmiş.

Bu feveran sadece bir karşı koyuş ya da nostalji değil, aynı zamanda neleri kaybettiğimiz noktasında da yeni zemin ve yeni anlayışa karşı bir itirazdır. Bu itirazın pratik gerçekliği vardır. Zeminin ve yaşam koşullarının değişimi çocuklara da yansıyor. Paylaşımı olan oyunları gömdük, bencil oyunlar geliştirdik. Çocukların sırtlarına fazlaca yük yükleyip erken yaşta onlarla ilgili olmayan sorumluluklar bekledik.

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı