Köşe Yazıları

Ömür uzamışmış!

Son derece insani olan bir davranışın olağanüstü koşullarda daha fazla önem kazanacağını düşünerek her şeyin kötüye gitmesini istemek, dünyanın en aşağılık işi…

 

 

İnsan ömrü uzamışmış. İnandınız mı? Ya da sevindiniz mi diye sorsam, daha doğru olacak. Hesaplayalım.

On sekizine kadar, testler, sınavlar, yarışlarla sürüyor hayat. Sonra üniversite, askerlik, evlilik derken, otuzu deviriyoruz. Kadın erkek fark etmez; aynı. Göz açıp kapayınca çocuklar giriyor hayatımıza. Aynı yarış ve telaş onlar için başlıyor bu sefer. Beton binalarda, asfalt yollarda geçiyor hayat. Tam çocuklar iş ya da meslek sahibi oldular, hanımla baş başayız artık diyoruz, tansiyon, şeker, siyatik giriyor hayatımıza. Eve kapanıyor, pencereden bakıyoruz hayata. Camların arkasından gelip geçenleri seyrediyoruz. Hayatla aramıza yasaklar, ilaçlar, hastalıklar giriyor. Ayağımız toprağa değmeden, ağaçtan erik toplamadan bastonla gezmeye başlıyoruz. Doksan yıllık yaşamın içinde bize ait bir on yıl ya var ya yok. Ne yaşar ne yaşamaz bir hayatın içinden sevinilecek bir şeyler çekip çıkarmak çok da mümkün olmuyor. Otuz yıl, hayata tutunacak bir dal bulmak için çalışıyoruz. Sonraki otuz yılı bizden olanlara tutunacakları dal bulmaları için harcıyoruz. Son on beş yirmi yılı da öteki tarafa hazırlık için feda ediyoruz. Ne kaldı geriye?

Şimdi uzamış mı oluyor hayat?

Yoksa çile mi?

Seksen yıllık ömrümüzün ne kadarı bize ait?

Çocukluğumuz, gençliğimiz, olgunluğumuz nerede? Ne yaptık?

Kuş seslerine hasret, pençelerden sayıklayıp duran bir uzunluk…

 

Ömür süresinin kırk yıl olduğu zamana dönelim şimdi.

Beş yaşında tarlaya gidiyor, toprakla tanışıyorduk. Altı yedi yaşlarında ağaca çıkıyor, koyun kuzu otlatıyorduk. Çimlerde yuvarlanıyor, çapa yapıyor, pamuk topluyorduk. Zor işleri, kolaylaştırmakla geçiyordu günlerimiz. Ustalaşıyorduk hayatın zorluklarına karşı. Sözlerimiz ustaca, hareketlerimiz ustaca, becerilerimiz ustaca… Ekmeğimiz ve katığımız taze ve ilaçsızdı. Bu yaşta bir çocuğu şimdi fırına gönderin, evin yolunu çıkaramaz. Hepsinin elinde el büyüklüğünde telefon, yıldızlardan, ağaçlardan, kuşlardan bihaberler.

 

Dönelim eskiye… On yedisinde evlenir, çocuk sahibi olurduk. Otuz beşinde dede olurduk. Sofralarımız kalabalıklaşır, tarlalarımız şenlenirdi. Altmışını görenler torunlarının evliliğini ve tabi ki onların çocuklarını görürdü. Dünya gözüyle görmediğimiz kalmazdı şu fani hayatta. Dolu dolu geçerdi elli yıl. Her saniyesi, her dakikası bizimdi; bize aitti. Aynı sofrada, aynı tarlada, aynı bağda, bahçede geçerdi hayat. Her an’ı paylaşılan hayat… Her an’ı dolu hayat… Dokunduğumuz her şey bizim, tattığımız her lezzet bizimdi. Ömrü uzattık da hayatımız uzadı mı? Aksine kısaldı. Seksen yıllık hayattan size ait on yıl yok. Eski elli yılın tamamı size aitti. Tamamı dolu dolu… Tamamı sohbet… Tamamı bakışma…

Efendim, çocuk yaşta evlilik olur mu?

Erken çocuk yap, ha!

Uzadı da ne oldu?

Evliliklerin yarısı boşanmayla bitiyor.

Her gün kadın cinayetleri…

İntiharlar, yetim çocuklar, bunalımlar ve şiddet…

 

Yaş kırk, mantık arıyor evlilikte.

Evlilikten sonra hayat mantıksızlığa mecbur ettiğinde dizimizi dövüyoruz.

Yirminci yüz yıl aklın ve bilimin sahne aldığı yüz yıl; olabilir. Ancak acımasızlığın ve hayâsızlığın taktığı çelmeleri yabana atmazsak, kabul edelim ki ayakta durmanın cambazlık istediği bir ömür bekliyor bizi. Uzun, ama çileli… Uzun, ama tatsız, tuzsuz…

 

İçi boşalmış bir ömür hayatımıza ne katabilir?

Harıl harıl çalışıyoruz, ayakta durabilmek için.

Aç kalmak korkusu yüzünden ne kadar iyilik varsa unuttuk uzun, upuzun hayatta.

Kötülüklerimizi yarıştırmayalım. İpi göğüsleyen birinci gelmiyor.

  

Hayatı cehaletin elinden aldık diye sevinirken, birde gördük ki bilginin kurnazlığına teslim etmişiz.

                     

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı