Köşe Yazıları

Mümtaz beyle mecburi yolculuk-1

Mümtaz beyin Mümtaz Bey olduğunu öğrendiğimde ne yazık ki o hayatta değildi. Tam 2 yıl onunla aynı sokağı adımladık, aynı kaldırımda yürüdük, aynı köşeyi döndük, aynı bakkalın önünden, aynı sebzelere ve aynı meyvelere baktık.

Mümtaz bey, adı gibi “mümtaz” bir şahsiyetti. Kendine has tavırları olan, kurulu düzen gibi çalışan, kendine özgür ritüelleri olan birisiydi.

Mümtaz beyin adını bilmezdim ama onun adını bilmemem, onunla ilgili hiçbir şeyi bilmediğim manasına gelmezdi. Mümtaz beyin mümtaz şahsiyetiyle ilgili her şeyi bilirdim ya da bildiğimi sanırdım.

O zaman bir kamu kuruluşunda çalışıyordum. Mümtaz beyin nerede çalıştığını doğrusu bilmiyordum ama yolumuz servise kadar aynıydı. İşyerimizin servisi, evimize yaklaşık bir kilometre ileriden geçerdi. Yani evden çıktıktan sonra her sabah bir kilometre mecburi adımlamam vardı. Hep aynı vakitte evden çıkardım, çıkmak zorundaydım yoksa servisi kaçırırdım. Kaçır canım ne olacak, bir taksiye binersin demeye başladınız biliyorum. Binemezdim, çünkü o tarihlerde bizim memlekette taksi yoktu. Olsa da taksiye verecek para yoktu. Yani ya servise binerdin ya da servise binerdin, üçüncü alternatif tabanvaydı! Bir kilometrelik yolu adımlamak kolaydı ama 10 kilometrelik yolu adımlamak zordu.

Güzergâhım belliydi. Aslında bir alternatif yol daha vardı ama bu güzergâhı daha çok seviyordum. Evden tam saat 07:38’de çıkıyordum. Bu:38, bazen: 37, bazen:39 olurdu ama asla iki dakika fark etmezdi. Çünkü servisimiz ana caddeden tam 07:49’da geçerdi. Bir kilometrelik yolu 9-10 dakikada alırdım, servisi kaçırma ihtimalim de olmazdı. Dolayısıyla 10 kilometrelik yolu arşınlamam gerekmezdi.

Benimki mecburi saatti, mecburi güzergâhtı. Demek ki benim gibi mecburi saat ve mecburi güzergâhı olan birisi daha vardı, Mümtaz bey.

Evden çıktıktan sonra bizim sokağın başına geldiğimde Mümtaz bey de geniş avlulu bir evden çıkardı. Bu hiç şaşmazdı, hiç değişmezdi, hiç aksamazdı. Ben köşeyi döneceğim ve Mümtaz bey de bir elinde sefer tası, bir elinde evrak çantasıyla çıkardı. Ben evden 07:38’de çıkardım, o da bahçeden adımını kaldırıma attığında saat 07:40 olurdu. Ne ben saniyeyi şaşırdım ne o.

Tam iki yıl böyleydi. Ben evden çıkıyorum, sokağı dönüyorum, Mümtaz bey de bahçeli evin avlusundan kaldırıma adımını atıyor. Servise kadar aynı kaldırımda, aynı sokakta, aynı caddede yürüyoruz. Bazen yan yana, bazen ben önde, bazen o önde ama illa da bir birimize yakın, hatta çok yakın.

İki koca yıl boyunca tek kelime konuşmamamız ilginçti. Hiç selamlaşmadık, bir birimize hiç gülümsemedik, hiç merhaba etmedik, başımızı hiç sallamadık ama haftanın beş günü, her sabah aynı saatte, aynı dakikada, bazen aynı salisede karşılaştık, yürüdük, aynı havayı teneffüs ettik, aynı çamura bastık, aynı taşlarda ayağımızı incittik. Dünyanın bir ucunda o olsaydı, diğer ucunda ben olsaydım belki de bu kadar bir birimize yabancı olmazdık.

Mümtaz bey çok mümtaz bir şahsiyetti. Mümtazlığı bana göre “kendine has davranışları” olması nedeniyleydi. Mesela her sabah onu aynı kıyafetle görürdüm. Mevsim fark etmezdi, havanın sıcak veya soğuk olması da bir şey değiştirmezdi. Acı sarı bir takım elbisesi vardı, kadife tarzı bir şeydi. Kahverengi bir ayakkabısı vardı. Çorabı ise hiç şaşmaz şekilde beyazdı. Her gün bembeyaz çorap giyinir, muhtemeldir ki her sabah yeni bir çorap giyinirdi ama elbisesi iki yıl boyunca değişmedi. Her hafta sonu yıkanıp, ütülenip yeniden mi giyinirdi yoksa acı sarı takım sayısı mı fazlaydı bilmiyordum.

Başında bir şapka vardı, ne fötrdü ne de kasketti, ikisinin arasında bir şeydi. Kahverengi bir gömlek giyinirdi ve bu gömleğin rengi de hiç değişmezdi. Gömleğin üzerinde çok ince acı sarı bir kravat vardı, bu da hiç değişmezdi. Kısaca Mümtaz bey hiç değişmezdi, Mümtaz beyin hiçbir şeyi her sabah değişmezdi. Her sabah onu değiştiren hiçbir şey yoktu. Dün neyse bugün de oydu Mümtaz bey. Belki de devlet adamı olsa ancak bu kadar değişmezdi, piyango vurmuş olsa ancak bu kadar değişmediği için alkışı hak ederdi.

Her gün sabahın ilk ışıklarıyla karşılaştığımız kaldırımda acı sarı bir takım, kahverengi bir gömlek, acı sarı kravat, beyaz çorap ve kahverengi ayakkabıyla başında fötrle kasket arası bir şapka vardı. Yine hiç değişmeyecek şekilde sağ elinde üç katlı sefer tası, sol elinde kahverengi evrak çantası. Her sabah aynı saatte, aynı dakikada, hatta aynı salisede kaldırımda bitiverirdi. Belki o da benim için aynısını söylüyordur ama benim her sabah değişen elbisem, gömleğim, pantolonum, çorabım ve ayakkabım vardı. Evrak çantası taşımazdım, sefer tasım da yoktu. (Hatta o aralar sefer tası taşıyan memur kalmamıştı, çok eskilerde kalmıştı bu alışkanlık.) Takım giyinsem de daha çok spor takılırdım, rahat bir şeyler giyinmeyi severdim.

Önceleri çok dikkat etmedim. Ben evden çıkıyorum, ilk sokaktan diğer sokağa saparken bahçeli evin kapısından bir adım atılıyor ve Mümtaz bey karşımda.

-Devamı Yarın-

Etiketler

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı