Köşe Yazıları

Modern Müslüman; ‘Kimliğimi Kaybettim; Hükümsüzdür’

Modern Müslüman; ‘Kimliğimi Kaybettim; Hükümsüzdür’

 

Modern dönemlerin peşi sıra sürüklediği, varoluşsal problemle yüzleşiyoruz ne yazık ki. Yönünü kaybetmiş, varoluş amacını unutmuş, dünya üzerindeki görevlerini terk etmiş, ahiretin sadece belli ritüellerle ile kazanılacağı zannını yüreğine ve aklına inandırmış, sanal bir Müslümanlık algımız var.

Bunu Hıristiyanlığın yaşadığı tecrübeyle sınayabiliriz;

Batı da Hıristiyanlık, modernite ile ciddi bir var oluş mücadelesine girişti. Neticede Hıristiyanlık, modern aklın karşı konulamaz girdabına kapılarak, ancak kilise duvarlarının içinde kendisine yer bulabildi.

Hıristiyanlık, modern aklın ve sekülerleşmenin baskısı ile gündelik hayattan koparılarak; sadece belli ritüel, dini aktivite ve belli sembollere mahkum edildi.

Sonuçta dinden uzak ama dindar görünen, Hz. Meryem’i okuyan ama onun ahlakiliğini sadece boynundaki hac ile sembolize eden insanlar, İncili duymuş ama onu da sadece aklileştiren, buradan hareketle de dini aklın istikametinde reformize eden, yeni bir din icat edilmiş oldu.

Bu süreci biz Müslümanlar da yaşıyoruz gibiyiz.

Modern hayatın getirdiği kapitalizm, sekülerleşme, dini aklileştirme, geleneğe savaş açıp, onu tanımama, geçmişe toptan sünger çekme gibi eylemlere sıkça rastlamaktayız.

Dindar olmanın alametlerini sadece belli davranışlara indirgeyerek; bunu namazla, baş örtüsüyle, parmaklardaki yüzüklerle ifade ediyoruz artık. Bunun yanı sıra yeryüzünü ıslah ve ihya etmeyi bir yana bırakıp, “Emri Bil Ma’ruf Nehyi Anil Münkeri” konjonktüre göre yorumlamaya kurban verdiğimiz, böylesi bir garabeti soluyoruz ne yazık ki.

Dünya ile ahireti; beden ile ruhu; akıl ile vicdanı; ümmet ile bireyselleşmeyi; infak ile zenginleşmeyi; adalet ile hakkaniyeti birbirinden koparan bir Müslümanlık var ortada.

Kitaptan okunan İslam ile, kitabına uydurulan din arasında ikiyüzlülükten fazlası yok.

Dünya ile ahiret arasındaki etkileşimin koparıldığı, sanki bazı uygulamaların dünya ile sınırlandığı ve bunların sorgulanmayacağı gibi bir algı mevcut, modern inanç biçiminde.

Dindar olmanın dışsal bir kalıpla ispatlanacağı algısı, ruhumuzu ıslah ve kemal noktasına ulaştırma gayretini bastırmış durumda. Dünyevileşmenin getirdiği; eşyaya sahip olma, ona her halükarda ulaşma, kazanma, zengin olma, makam hırsı, bizi dinin asıl amacı olan ahlakilikten uzaklaştırdı.

Aslında iman ve ibadet bizden ne istemekteydi sorusunu soramaz olduk.

İman ve ibadeti amaç gibi gördük. Bunun için, namaz kıldık, bunun için bazıları başına – ne yazık ki tesettür diyemeyeceğim- bir parça bez bağladı!

Namaz kıldık ama kıldığımız namaz bizi; hakkı yapıp söylemeye, zalime dur demeye sevk etmedi. Namazı kıldık ama sonra  dünyalığa daldık, biraz sonra banka kuyruklarında faizli kredi hesabı yaptık. Renkli reklamlarına kanarak, bizden ne aldıklarına bakmadan, değerlerimizi hafife alan küresel markalara, mağazalara dadandık biraz daha ucuz ürün alabilmek uğruna…

Namaz kıldık, ama kıldığımız namaz omurgayı dik tutmadı. Haksızlığa karşı bize sırat-ı müstakim olmadı.

Örtünmeyi sadece saçı kapamak olarak yorumladık. Bedenimizi çıplak değil giyinerek teşhir etmenin sınırlarında, yüzümüzde renkli bir dünyanın, yüz kızartan boyası vardı. Gözlerimizde Asr-ı Saadet hasreti!

Böylesi normalmiş gibi kendimizi kandırmaktan alıkoyamadık. Ama gözlerimiz Hz. Aişe denince, Hz. Fatıma denince, sahabe menkıbelerinde sular seller olmasına da mani olamadık! Başımızda ki bezle sildik kanlı gözyaşlarımızı. Sadece başımızı örttük, ama ruhumuzu dünyaya kaptırdık.

Asıl önemli olanın “ahlakilik” olduğunu, ahlakiliğin sadece saçımızı örtmek olmadığını anlayamadık. Müslüman duruşunu kaybettik. Evet bugün o Hıristiyan’ın boynunda ki “hac” gibi, başlarında “bez” taşıyor bazıları. Namazı, bir varoluş manifestosu bilemedik ne yazık ki.

Oysa iman ve ibadet amaç değildi ki. Asıl amaç inanarak ve kulluk yaparak erdemli ve ahlaklı bir birey ve oradan hareketle erdemli ve ahlaklı toplum  oluşturmaktı. İnsan-ı kamil denen varlığın en önemli alametinin; ahlakiliği olduğunu unutturduk sinelerimize. Neden mi?

Çünkü, dünya artık böyle bir yerdi. Zamana ayak uydurmak gerekliydi. Böylesi garabet bir düşünüş ve inanışın sonucunu varın siz düşünün.

Her şeye rağmen güzel ve hayırlı şeylerin olacağına dair inanç, umut ve kanaatimi koruyorum. Vesselam…

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu