Köşe Yazıları

Mehsere (Mehzere) Kazanı

Asıl konuya girmeden önce “mehsere=mehzere„ sözcüğünün, dilimize Arapçadan giren“muhasara„nın yöresel konuşmadaki bozulmuş biçimi olduğunu söyleyelim. Bilindiği gibi muhasara; bir ordunun başka bir yeri çevrelemesi, kuşatması demek.

Şimdi biraz tarihi bilgilerimizi tazeleyerek, bir bellek yoklaması yapalım: Ülkelerin savunma sanayi diye bir faaliyetleri yok. Varsa da imkânları çok çok sınırlı. Savaşlar, önceden yapılan barış görüşmelerinin olumsuzlukla sonuçlanması üzerine aylar, hatta bir- iki yıl süren hazırlıklardan sonra yapılıyor. Diyelim ki Osmanlı ordusu Viyana’ya sefer yapacak; yahut da Mısır’a…

Uzun, çok uzun bir hazırlıktan sonra sefere çıkılır. Seferlere at üzerinde yol alınarak gidilir. Her sınıftaki muharebe birlikleriniz, lojistik ve destek gruplarınız, hep bu at yürüyüşü ile yol alır. Bu gidiş bir ay, üç ay, beş ay, altı ay sürebilir. Bu yürüyüş sırasında belli yerlerde günler süren zaruri molalar verilir. Dinlenme ve toparlanma için…

İşte bu molalar sırasında binlerce kişilik ordunun yedirilip içirilmesi lazım. Şimdi sıra levazımcılar tarafından hayvanlara yükletilerek getirilen ve yakın yerleşim birimlerinden temin edilen dev yemek kazanlarında karavana pişirmede.  İşte muhasaraya giden askerlerin yemeği için kurulan bu dev kazanlara ‘muhasara kazanı’ denir. Eğer savaş güzergâhı üzerinde bir Şeyh Abdurrahman Erzincani gibi Allah dostu velinin misafiri iseniz, öyle fazla muhasara kazanına ihtiyacınız yoktur. Allah dostu o velinin duaları sayesinde bir iki muhasara kazanında pişirilen karavana, Allah’ın izniyle bütün ordunuza yetecektir… Yok, eğer güzergâhınızda böyle bir veliye konuk değilseniz, o zaman onlarca dev muhasara kazanına ihtiyacınız vardır.

Yöresel konuşmamızdaki ‘mehsere=mezhere kazanı’ isminin ve bu dev yemek kazanının tarihi arka planı bu olsa gerek. Şimdi gelelim bu antik gerecin beldemizdeki oluşumu, amacı ve işlevine: Eskiden marketler ve AVM’ler yokken, çekirdek aileler de yoktu. Aynı anne ve babanın  evli birkaç oğlu, aynı avluya açılan aynı evlerde otururlardı. İşte bu büyük ailelerin belli ihtiyaçları için o dev muhasara (mehsere) kazanına ihtiyaç vardı.

Aileler; kışlık bulgurlarını, yıllık salçalarını bu dev kazanlarda kaynatır, pişirirlerdi. Pekmezler, bu kazanlarda kaynatılan şirelerden (üzüm sularından) elde edilirdi. Düğün yemekleri bu kazanlarda pişirilirdi. Avlunun, sokağın, mahalle arasındaki uygun boşluğun bir yerine taşlardan koca koca ocaklar kurulur. İki yanındaki kocaman kulplarından geçirilen dayanıklı bir sırıkla iki kişi tarafından usulca kaldırılıp ocağa konur, aynı özenle ocaktan yere indirilirdi.

Her büyük ailede birer tanesini bulmak mümkündü. Bulgur kaynatmalarında komşularınkinden de yararlanılırdı. Kalaycı Pazarı’nın içinde kazan yapan birkaç usta vardı. Urfalı komşumuz meşhur halk müziği sanatçısı ve gazelhan Kazancı Bedih’in ismi ve lakabı da buradan gelir.

Kadim geleneğimizdeki “Büyük Aile„ kavramının, haklı-haksız birçok nedenle tarihe karıştığı günümüzde de artık ‘mehsere kazanı’na malesef  ihtiyaç kalmadı. Ebat olarak gittikçe küçüldü. Hâlâ da küçülmekte. Biz de yakın arkadaşımız ‘mehsere kazanı’nı kaybettik. Belki müzelerde veya koruma altındaki konaklarda bazılarına rastlayabiliyoruz. Bir kenarda boynunu bükmüş, yaslı, paslı ve üzgün durumda.

Lütfen hakkını helal et sevgili ‘mehsere=mehzere kazanı’. Kentleşme, modernleşme, israf ekonomisi ve moda denen canavar senin gibi nice değerlerimizi alıp götürmedi ki?

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı