Köşe Yazıları

Kendimizi Tanımamız Gerek..

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesaplarımdan bir dörtlüğümü paylaştım;

Dörtlüğüm şöyleydi:

Turan ülkü, türkü değil

Hürmet eyle ilme eğil

Nefsin düşman, yanıltmasın

Çınar sensin kurumasın!

Gelelim meramıma… aslında çok basit,

Birilerine, (özellikle de “ben vatanımı, milletimi, dinimi, bayrağımı” seviyorum dediği halde bu ve benzeri kutsallarımıza zarar verenlere) “kendinize gelin” demek istemiştim..

Tabi, bir çok mesajımız gibi “okumayı kendine zulüm kabul eden aydınlarımız” bu mesajımı da okumadı, çünkü görmedi, çünkü bakmadı…

Hangi yanımıza dönsek, daha detaylı bir ifadeyle etnik anlamda Türkmen’i Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i… dini anlamda Alevisi – Sünnüsüyle kısacası kime sorsanız “Elhamdulillah Müslümanım” der ama çoğumuz dinimizin temelini bilmediğimizden “bir defadan bir şey olmaz” temelli anlayışla “ulu çınar” olan kendi öz maneviyatımıza tekmeler, hatta baltalar vuruyoruz..

Allah akıl versin, nefsimizi islah etsin.

Şöyle ki;

Çınarla simgelediğimiz “devlet bizim” deriz, devlet nedir bilmeyiz…

Sahi yeri gelmişken diyeyim, “devlet” öyle ağızdan bir defada çıkan iki basit heceden ibaret değil…

Devlet, (kelime olarak Arapça‘dan  gelmekte olup) değişmek, bir halden başka bir hale dönmek, birbiri ardınca nöbetleşe gelmek, zafer kazanmak anlamlarına gelir.

Siyasal ve sosyal anlamda ise devlet; egemen güce sahip, hukuki ve tüzel bir kişiliğin ifadesidir. Milli açıdan örgütlenmiş bir topluluktur, bir iktidardır. Devlet, yerleşik bir topluluğun hukuki ve siyasal açıdan örgütlenmesi sonucu oluşan, tüzel kişiliğe ve egemenliğe sahip varlıktır.

Ve bir çoğumuz bilmeyiz ki, tarihte devletin ne olduğunu arayan dünya bilim insanları “Türk devlet” anlayışından öteye gidemez çünkü devleti ilk kuran anlayış “Türk Töresi”nin ta kendisidir…

Birilerinin koyduğu “yerleşik topluluk” deyimiyle dar bir sınıra mahkum edilen Türk devleti ise aslında sadece Türkiye topraklarının sınırından ibaret de değildir..

Zira, biliyoruz ki Türkler binlerce yıllık tarihi boyunca Müslümandı, yani yaşadığı çağdaki hak peygamberlerin ilettiği “Allah’ın emir ve yasakları”na uydu ve yaşadı..

İslamiyet öncesi kaynakları iyi inceleyen herkes bu gerçeği görecektir…

Ve her Müslüman bilir ki, bizim anlayışımızda coğrafik sınır olamaz, “Allah’ın bize emrettiği emir ve kuralları yaşamak ve tüm dünyada yaşatmak” gibi bir kutsal görevimiz var.. Üstelik coğrafik sınırlara hapsedilemeyecek olan bu görevimiz tüm hak dinlerin indirildiği günden beri var..

Bizi bize kırdıran etnik, politik ve daha bilmem ne isimli tüm Şeytani görüş ve düşüncelerden kurtulmak için kendimizi tanımamız gerek.

Bizim için vatan tüm dünyadır, çünkü dünyanın neresinde ve (hangi peygamberin ümmetinden olduğu fark etmeksizin) kim “ben Müslümanım” diyorsa (tabi bunu kalben söylüyor ve yaşantısına yansıtıyorsa) kardeştir.

Biz ise o kardeşlerimize (imanının gereğini rahat yaşaması için) ulaşmak gibi kutsal bir emrin askerleri olmalıyız..

Bizim için bu anlayışa iman eden herkes “kardeştir” ve onun yaşadığı her yer bizim idaremizde ise vatandır, idaremizde değilse de vatanımızın zaptedilmiş bir parçasıdır, bu anlayışa Turan denir, bu inanca uyan kişiye Türk denir ve bunu kabul eden herkes bizim Milletimizden bir parçadır…

Ama gelin görün ki bizler, Şeytan Milletinin ışıltı ve şatafatla süsleyerek nefsimize sunduğu üç günlük dünyanın birkaç metrelik toprağı için öz kardeşini öldürecek kadar cahil kaldık.. Üç kuruş daha fazla kazanmak için işlerimize hile ve haram kattık…

Çünkü ilimden koptuk, Allah’ın ilk emri olan “Oku” (İkra) kelimesinin bulunduğu kitabımız dahil okumayı bıraktık..

“Çınar sensin” kardeşim, çınarın her yaprağı birimiziz, her dalı ilahi inancımızın birer emri, kökleri ise “Allah vardır ve tektir” diyen bütün etnik ve dinsel topluluklarımızdan oluşmaktadır…

Bozulan yaşam alanımızın tekrar düzelmesi için hepimizin (hemen, şu an) bencil nefsimizin mizanını yapmamız ve hatalarımızdan dönmemiz lazım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu