Anasayfa / Köşe Yazıları / İki kızgın ihtiyar

Yazar Naif Karabatak

Naif Karabatak

İki kızgın ihtiyar

Tam elimi kapının koluna atıyordum ki, kapının açılmasıyla dengem şaştı. Düşmemek için kendimi zor tuttum. İçeriden bağıra çağıra bir adam çıktı, ardında da kükremiş aslan gibi bizim Abdurrahman…

40 yıllık dostluğum süresince Abdurrahman’ı hiç böyle görmemiştim. Bu ne şiddet, bu ne celal diyesim geldi ama diyemiyorum ki, adam bağırıyor, Abdurrahman bağırıyor. Bir o kükrüyor, bir diğeri. İkisinin de yüzünden ateşler fışkırıyordu. Sanki başları sönmüş ve yeniden harekete geçmiş yanardağ gibiydi. Saçlarından başlayarak akan kızıl lavlar her bir tarafa akıp akıp gidiyordu.

Bir anda çevre kalabalık oldu. İki öfkeli ihtiyarı durdurmak mümkün değildi. Belki 40 yıllık dostluğumuza güvenerek onları ben durdurabilirdim ama doğrusu korkuyordum.

***

Yıllar sonra gurbette sılaya gidince eski anılar depreşiyor, uzun zamandır görmediğin, belki de gözünde tüten dostların aklına geliyor ve burnunun direği sızlıyor. Öyle de oldu. Abdurrahman aklıma geldi. Kırk yıllık dostluğumuz var. Halim selim bir adamdır Abdurrahman. Kimsenin etlisine sütlüsüne, sarmısaklısına, yoğurtlusuna karışmaz. Küçük yerde yaşar ama dedikoduyu sevmez. Kim ne giymiş, kim ne yemiş, kim kimle gezmiş, ayda ne kadar kazanmış, kaçını harcamış, kaçını istiflemiş diye hiç kimsenin muhasebesini tutmaz, muhasebesinin tutulmasını da sevmez.

Bu tiplere çok kızardı Abdurrahman. “Yahu” diye çıkışırdı, “Benim hesabımı benden iyi tutuyorlar. Kendi hayatlarını değil, başkalarının hayatını yaşıyorlar. Kendi hayatınızı yaşayın. Başkalarını hayatına müdahale edecekseniz, çile çeken, ekmeğine katık bulamayanların hayatına insani müdahale de bulunun” derdi.

İlk kez Abdurrahman’ı bu kadar öfkeli görmüştüm. Sabırlı, sebatlı, halim, selim, hoşgörülü, kibar birisiydi Abdurrahman. Onu zıvanadan çıkaran ne ola ki, bu adam kimdi, neden bağırıyorlardı, niye kızmışlardı, neden yolun ortasında bir birilerinin canına okumaya çalışıyorlardı?

Abdurrahman arzuhalciydi. Ara sıra takılırdım, “Kâtip, arzuhalim yaz yâre böyle” türküsünü söylerdim o da “türküyü boş ver, ne içiyorsun onu söyle” diye illa ikramlık bir şeyler soruştururdu. Aç mıyım, tok muyum, gönlüm bir şey ister mi, tatlı, dondurma.. ama sürekli bir şeyler yedirme derdindeydi.

Onla hiç kavga etmedim, hiç küsmedim, kavga edeni de görmedim, küsene de şahit olmadım. Gerçekten de kendi halinde, kendi yağıyla kavrulan ve hiç kimseye de minnet etmeyen birisiydi. Az kazanırdı, hatta çok az kazanırdı ama kendine yetmeyi bilir, kimin ne kazandığı, ne harcadığını da umursamazdı.

Onu yıllar sonra patlamış volkan gibi görmek garibime gitmişti. Korkumu bir yana bırakarak ikisinin arasına girdim, kalabalığa dağılması için telkinde bulundum. İki ihtiyarı arzuhalcinin ofisine çektim ama kalabalığı dağıtmada pek de etkili olduğum söylenemez. Şehirdeki bütün meraklılar sokağa doluşmuş, caddeye taşmıştı bile.

Abdurrahman beni görünce yelkenleri biraz biraz indirmeye başladı. Diğer adamı tanımadığım için onun beni görmesi üzerinde bir etkiye sebep olmadı.

-Sorun ne, dedim, paylaşamadığınız servet çok mu büyük?

-Ne serveti be, dedi Abdurrahman adama bakarak, elini de havada sallayarak.

-Dilekçe yaz diyorum, yazmıyor, dedi adam.

-Niye yazayım be adam, öyle dilekçe mi olur?

-Sana ne kardeşim, ben paramla dilekçe yazdırıyorum, sen de yazacaksın.

-Yazmıyorum.

-Kardeşim 50 lira para veriyorum, sana ne, ne dersem onu yaz.

-Yahu hiç öyle dilekçe olur mu, ben yazmam, git kim yazarsa yazsın.

-Kardeşim burası senin ekmek teknen değil mi?

-Evet…

-Akşam eve giderken elin boş gitmeyesin diye bu işi yapmıyor musun?

-Evet…

-Zıkkımın kökü o zaman, ben de sana eve götüreceğin nevalenin parsını veriyorum.

-İstemiyorum kardeşim, istemiyorum. 40 yıllık arzuhalciyim ben böyle bir talep duymadım.

-Duydun ya…

-Duymak istemiyorum kardeşim, git başımdan kafamın tasını attırma…

Kafalarının tası zaten atmıştı. İkisini de sakinleştirip, meseleyi öğrenmeliydim.

Adam her müşteri gibi arzuhalciye gelmiş, bir dilekçe talebinde bulunmuştu. Başta her şey iyi gitmişti ta ki dilekçenin muhteviyatını Abdurrahman öğrenene kadar…

İşte o zaman bizim halim selim Abdurrahman aslan gibi kükremeye başlamış, bendini çiğneyip taşmasına da ramak kalmış. Böyle dilekçe olmazmış, sonra ne derlermiş, bu dilekçeyi hangi münasebetsiz yazdı diye yedi sülalesine hakaret etmezlermiş miş de miş miş…

Adam “Dilekçede benim adım yazıyor, sana ne kardeşim. İmza atan benim, talepte bulunan benim” diye haklı olarak savunmaya geçiyor.

Ama Abdurrahman’ı ikna etmek mümkün olmadığı gibi, adamın ısrarı, onun zıvanadan çıkarmaya yetmiş. Parasıyla iş yaptırmak isteyen adamın da zıvanadan çıkması pek zor olmamış.

Zor bela ikisi de sakinleşti, ipler elimdeyken dilekçenin muhteviyatını öğrenmek istedim, ben yazardım, sorun değildi.

Adam söyledi, ben de yazdım;

Sayın valim, kıymetli büyüğüm, devletimizin yegâne temsilcisi, eli kolu uzun büyüğümüz. Siz ki bir sözünüzle bu şehri kalkındırır, bir sözünüzle bu şehri yerle yeksan edersiniz.

İhtiyarım, fakirim, yoksulum, çaresizim, bahtsızım, yalnızım, bir başınayım. Hepiniz akşam eve gidersiniz, şen, şakrak yuvanızda sabahlarsınız. Ben ise nerede yattığım, nerede kalktığım belli değil. Akşamları duvar bana bakar, ben duvara bakarım. Pencereye baktığımda da sadece beni görürüm, somurtkan, beton suratlı beni, kırış kırış olmuş bu suratsız beni, bensiz suratı..

Herkes gibi ben de gülmek istiyorum, eşimin elini tutmak, dertleşmek, eski anıları konuşmak istiyorum. Kapımı bir çalan olsun, halimi hatırımı soran olsun istiyorum.

Yüce devletimden ne aş istiyorum, ne ekmek, ne de para ne pul. Zat-ı şahanelerinizin bana babalık yapmasını arzuluyorum. Biliyorum oğlum yaşındasınız ama siz devletsiniz, bizim babamızsınız.

Bizim köyden Eşhan’la gençlik aşkımız vardı. O başkasıyla evlendi, bense hiç kimseyle evlenmedim. Bundan 20 yıl önce Eşhan’ın eşi öldü. Eşhan evlenmemize razı ama çocukları gençlik aşkımızı ihtiyarlığa taşımamıza izin vermiyor. Bir büyüklük yap, Eşhan’ı bana isteyelim. Birlikte köye gidelim, Eşhan’ın çocuklarından Eşhan’ımı bana isteyelim. Devlete karşı gelecek değiller ya…

Saygı ve hörmetlerime arz ve talep ederim…

***

Abdurrahman tam kükremeye başlıyordu ki, elimle “sus” işareti yaptım, dilekçeye imzayı attırdım, verdiği 50 TL’yi de geri cebine koydum. “Bu dilekçeyi vali beye birlikte götüreceğiz” dedim ve çıktık.

Hüseyin amca amacına ulaşmış, vali bey hafta sonu Eşhan’ı çocuklarından istemeye razı olmuştu. Abdurrahman’ı da nikâh şahidi yapacaktı. Biz Abdurrahman’la eskiyi yad edemedik ama hayatının son deminde olan Hüseyin amca ile Eşhan’ın mürüvvetine şahitlik ettik, az şey mi?

Bu Habere de Bakın

Diriltilen Ölü

Evvelden darbelerle bu millet on yıl geri götürülürken, şimdi kürt sosyalizmi ile 50 yol geriye …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir