Anasayfa / Köşe Yazıları / Hz. Ömer Ve Yöneticilik

Yazar Kazım Çetinkaya

Hz. Ömer Ve Yöneticilik

Hz. Ömer Ve Yöneticilik

Hasret kaldığım Asr-ı Saadet’i çok özledim!
Karanlık, soğuk ve dondurucu bir gecede, herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken, Halife Hz. Ömer, tebdil-i kıyafet ederek çıkmış Mekke’nin sokaklarında halkının ahvalini teftiş ediyor.
Gecenin o saatinde, en çok hadis rivayet eden sahabi İbn-i Abbas ile karşılaşıyor. Gecenin geç saatlerinde yapayalnız sokaklarda dolaşmasının hikmetini anlamayan İbn-i Abbas merakla soruyor: “Gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?”
Hz. Ömer, İbn-i Abbas’ın koluna giriyor ve “işin yoksa bana arkadaşlık yap, beraber yürüyelim. Hem sana yürürken niçin yalnız başıma yürüdüğümü anlatırım” diyor.
Beraber yola koyulan iki dost, birlikte gezinirken her evin kapısında biraz oyalanıyor, Ömer kulağını kapıya dayıyor ve içeriyi dinliyordu.
Anlaşılan Ömer, evlerin kapılarında dikilip içeriden gelen bir inilti, bir hasta sesi, ya da derdi, kederi, ızdırabı, sıkıntısı olup da uyumayan var mıydı acaba düşüncesiyle kulak kabartıyordu.
Sokak köpeklerine varıncaya kadar Mekke’nin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken mü’minlerin emiri sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor, onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek zemherir soğuğunda sokak sokak geziniyordu.
Bütün mahalleleri dolaşan Hz. Ömer son olarak, yolun en sonunda bir çadıra geldi. İçeriden durmadan ağlayan sesler geliyordu.
Halife Ömer kapıyı çalarak selam verip içeriye girdi. Evin içi darmadağınıktı. Çocukların gözleri ağlamaktan şişmiş, yüzleri perişan ve benek benek olmuştu. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşte kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de dizinin dibinde küçücük çocukları susturmaya avutmaya çalışıyordu.
İhtiyar kadın, evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Zaten Halifeyi de tanımıyordu.
Hz. Ömer kendini tanıtmadan, gülümseyen bir dille: “Valide bu yavrular neden ağlıyor?” Kadıncağız derinden bir aah çekti ve şöyle dedi: “ iki günden beri açtılar ondan” dedi.
Hz. Ömer: peki niye yemek vermiyorsun?” dedi. Kadıncağız hıçkırıklarla başladı söze; Oğlum dedi Hz. Ömer’e “ sen şu tencerede kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; nerede!… Yavruları avutabilmek için tencereye çakıl taşları koydum . Durmadan kaynatıyorum Pişirecek bir şey yok.”
“Bu yavrular benim torunlarım. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri muharebede şehit düştüler. Çalışacak, eve yiyecek getirecek kimsem yok. İşte böyle aç, perişan kaldık.”
Hz. Ömer ihtiyar kadını dinlerken, mahcubiyetinden bir mum gibi eriyip renkten renge giriyordu. Üzgün bir sesle : “Valide, Halife Ömer’e neden durumu anlatmadın?” dedi.
Kadın derin bir kin ve kızgınlıkla Ömer’e seslendi. “Dilerim k o Halife Ömer dünyada iken bulsun belasını, ahirette de elim yakasından kopmasın.”
Hz. Ömer kekeleye kekeleye : “Neden ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! O’nun bu işte günahı nedir? “ deyince, kadıncağız daha da kızgın bir ses tonuyla cevabı yetiştirdi: “Evladım ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece, gündüz demeden yetim avuturken o Halife nasıl yatağında rahat uyuyabilir? O, Müslümanların reisi ve baş sorumlusu değil mi?”
Hz. Ömer gözlerinden boşalan yaşları gizlemeye çalışarak; “Valide haklısın, ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil. Sen gidip derdini anlatmazsan durumunu bilemez ki?”
Kadın yine kızgın ve nefret dolu bir söylemle sözlerine devam etti: “Madem haberi olmayacak benden, neden Müslümanların sorumluluğunu üstlenir? Allah belasını versin Ömer’in !” der.
Ömer yıkılmıştı ve gözlerinden akan yaşları gizleyerek doğru hazineye gitti. Sırtına aldığı kocaman bir çuval un ve İbn-i Abbas’a yüklediği bir teneke yağı hızlıca kadına getirdi. Kendi elleriyle yemek yapıp çocuklara yedirdi. Ve kadına şöyle dedi. “Yarın halifelik makamına gel beni orada bul, sana yaşlılık ve yetimlik maaşı bağlatayım” dedi.
Arkadaşı İbn-i Abbas’ın; “ bırak un çuvalını ben taşıyayım” demesine mukabil Ömer şöyle diyordu:” Dicle’nin kenarında otlanmakta olan bir koyunu bir kurt kapsa yarın mahşerde İlahî adalet onu Ömer’den sorar. Kırgın gönüllerin şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Şu ihtiyar kadının ve şu yetim yavruların fakirliği ve acizliğinin sorumlusu Ömer’dir. Belki bu gün Ömer’in yükünü taşırsın ama, yarın mahşerde kim taşıyacak Ömer’in yükünü?”
Bu sorumlulukla hareket eden Halife Ömer, devletin işlerini yapınca devletin mumunu yakıyor, kendi özel işlerini yapmaya başlayınca kendi mumunu yakıyordu.
Kim bizim yöneticilerimiz ve sorumlularımız?
Bizim vekillerimizin meclisteki görevleri ne olursa olsun, kendilerine tahsis edilen araçları Ankara dışında, meclis görevinin dışında, kendi seçim bölgesinde şahsi ve siyasî faaliyetleri için kullanıyorsa, o bizim vekilimiz olamaz.
İçinde bulunduğum aç’lar topluluğunun mutfağına tıka basa doymuş birini aşçı diye salarlarsa, ben mideme giren krampların tempo tuttuğu zeminde, boş bağırsaklarımın gurultularından beste çıkarmaya mahkum ediliyorsam ve benim vekil’imin bundan haberi olmuyorsa, o benim vekilim olamaz.
Lüks villalarda kendilerini sorunlu dünyadan soyutlayarak, sıcak şöminelerinin başında keyif çatanlar, soğuk, zemherir gecelerinin dondurucu ayazlarında iliklerime kadar titreyen halimi anlayamıyorsa, haberi olmuyorsa, o benim vekilim olamaz.
Bir Pazar günü yapılacak seçim için, sandıktan sandığa işe yaradığımı düşünen ve seçim arefesinde beni ziyaret eden, öpen, koklayan, sarılan; ama seçimden sonra ziyaret edilmek, derdimi dinlemek, bana çare olmak şurda dursun, telefonlarıma bile cevap vermeyen vekil benim vekilim olamaz.
Yaşamımda hiçbir değişikliğin olacağına inanmadan, alternatifsizliğin verdiği çaresizlik içinde kullandığım irademle birlikte, yarına dair yeşerecek bir umut vermeyen vekil , benim vekilim olamaz.
Paraya endekslenmiş bir hayatı yaşamak kolay değilmiş. Yaşamıyoruz, yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Belki de sanal bir yaşantı bizim gibilerin hayatı… Çarşı Pazar kilitlenmiş, piyasalar tıkanmış. Eve binbir meşakkatle helal bir ekmek götürebilmek için bin rezil insanla boğuşurken, hâli yerinde, keyfi gıcırında, işleri tıkırında, ama benim ızdırabımı duymayan yönetici benim yöneticim olamaz.
Memleketin ileri gelen zevatını her hafta ziyaret eden, ama aç’larıyla, yetimleriyle, hastalarıyla bin bir derde muttali insanların adreslerini bilmeyen vekil benim vekilim olamaz.
Köşesinde vakarıyla oturup, yalakalık yapmayan, her müşkülatını kendi çözmek zorunda bırakılan, unutulan gariban vatandaşın semtine uğramayan ve fakat lüks arabalarla sürekli belli adresleri ve malum zevatı ziyaret ederek sosyal medyada paylaşıp reklam yapan vekil benim vekilim olamaz.
Ben çektiğim ızdırabımla meydan muharebesi yaşarken, benim sırtıma basa basa yükselenler, bana taban teşkil etme görevini sürdürmekten başka değer vermeyen siyasetçi benim temsilcim olamaz., vekilim olamaz, idarecim olamaz. Vesselam!..

Bu Habere de Bakın

Havanda Su Dövmenin Adıyamancası…

Söz konusu Adıyaman olunca elbette herkesin söyleyeceği bir şeyler vardır, olmalıdır da. Ama samimice, ama …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir