Köşe Yazıları

Hazır Olduğumda…

Sahile bakan banka sırtımı dayamış, boş gözlerle denize doğru bakıyordum. Gözlerim, tam da denizin gökyüzüyle birleştiği yerdeydi ama ne gördüğümün farkında olduğum da söylenemezdi. Derin düşüncelere dalmaksa eğer, işte o an tam da bunu yapıyordum.

Karadeniz’de gemilerin mi battı, diye soracağım ama burası Marmara be!” diye duyduğum sesin sahibini görmek için yüzümü sağıma doğru çevirdim.

Yaptığı espriye gülen yaşlı bir adamın, güven veren yüzüyle karşılaştım. Yaşlı dediğime bakmayın, belki de benden beş-altı yaş büyüktü. Hepsi o kadar.

Saçıyla sakalı bir birine karışmıştı. Pek de saçının olduğu söylenemezdi. Olanlar da tarak yüzü görmemiş, uzayan sakalıyla uyumlu hale gelmişti. Olan saçı ve gür sakalı kızılımsıydı. Yaşına göre beyaz olması lazımdı ama ya genleri böyleydi ya da kına yakmıştı. Belki de boyatmıştır, ne bileyim. Bunca derdin içinde buna kafa yoracak zamanım mı var?

Yaşlı adam benden hafif kısaydı, 1,70 falan olmalıydı. Sırtında mevsime inat, kalın bir kaban vardı. Moda olsun diye yırtılanlardan değil, gerçekten de çok eski ve yıpranmış olduğu için ‘son sahibini arayan’ cinsinden bir kot pantolon giyinmişti. Ayağında eski bir bot vardı ama birkaç yerinde meydana gelen deliği, onu sandalete çevirmişti.

Yüzündeki derin kırışıklıklar, yaşadığı hayatın zorluğunun izleriydi belki de. Teni oldukça esmerdi. Gözlerinin etrafı kırışmış ama gözleri capcanlı, –deyim yerindeyse– feri sönmemiş bir şekilde iki zeytin tanesi gibi pırıl pırıldı.

Burgaz adasındaki son saatlerimdi. 20:15 vapuruna daha iki saat vardı ama ben erkenden sahile gelerek, limana yakın bir yerde oturmuştum. Bir iç muhasebe yapmanın en güzel yeri sahil midir, denize karşı olmak mıdır bilemem ama manzaranın güzelliği, geçen hayatımın muhasebesini yapmama da engel oluyordu, onu biliyorum.

Batan gemilerimden bahsetmemiştim ama adının Kenan olduğunu öğrendiğim yaşlı adam, Karadeniz’de batan gemimin olup olmadığını sormuştu. Marmara’daydık, bunu da taşı gediğine koyan bir espriyle aramızı ısıtmıştı ya da ısıttığını sanmıştı. En azından böyle bir denemede bulunmuştu, ben onu bile yapamıyorum. Yaşlı adamın yüzünün güleçliği, espri yapmasına gerek kalmayacak kadar samimiydi.

Manzaranın güzelliğinin beni benden aldığını söylemekle yetindim, batan gemilerimden, kıyıya vuranlardan, ufukta kaybolanlardan ona ne ki…

İstanbul’a mı döneceğimi sordu, gelen her vapur, İstanbul’a dönerdi. “Başka şansım var mı?” dedim.

Her zaman bir şansa vardı…

İstanbul’a giderdin, hazır olduğunda bambaşka yerlere…

Neye hazır olacaktım ki?

Hiçbir zaman hiçbir şeye hazır olmamıştım.

Ya geç kalmıştım ya da çok erken gitmiştim. Kaçırdığım trenlerin sayısını ben bile hesaplayamamıştım. Acı acı çalan vapurun sesini hep uzaktan duyardım. Alan almıştı, giden gitmişti, dönen dönmüştü, bekleyen bir tek bendim. Neye hazır olacaktım?

Hazır olmak, içi dünyanla alakalıdır” dedi yaşlı adam, “dış dünyayla alakalı değil” diye de devam etti.

Hazır olduğunda gelirsin, hazır olduğunda gidersin, hazır olduğunda yaparsın, hazır olduğunda bitirirsin.

Ben de zaten hiç dış dünyadan bahsetmemiştim. Hazır olan bir içim yoktu. Hazır olmak, iç rahatlığıyla alakalıydı ve benim de içim rahat değildi. Huzursuzdum, güven duymuyordum. İnanmıyordum. Nasıl hazır olacaktım ki?

Etrafındakilerin hazır olmasını beklemeyeceksin” dedi yaşlı adam. “Eğer başkalarının hazır olmasını beklersen, sen hiçbir zaman hazır olamazsın” diye devam etti ve bundan sonra lafı bana verdiğini de hatırlamıyorum.

Limana ayak basmak için limanın hazır olmasını bekleyemezsin. Liman senin için hazırlanmaz. Gemi senin için hazırlanmaz. Gittiği şehir, senin için hazırlanmaz. Senin için hazırlanan hiçbir şey olmaz. İşyerleri senin için hazırlanmaz. Senin için hazırlanan bir hayat olmaz. Gelecek senin için kurulmaz. Bütün bunlar, senin hazır olmanla ilgilidir. Sen ne kadar hazırsan, her şey senin için hazır hale gelir. Hazır hale gelmeyen, henüz hazır olmayandır. Bekleyeceksin, beklemeyi bileceksin ve alnına yazılanın karşına çıkmasını bekleyeceksin. Önce sen hazır olacaksın, sonra bütün dünyanın senin için hazır olmasını bekleyeceksin.

Yaşlı adamın dediklerini hazmetmeye çalışıyordum. Bir yandan toparlıyor, bir yandan da hazmediyordum.

Her şeyin benim için hazır olmasını beklersem, hiçbir şey benim için hazır olmayacaktı. Önce ben hazır olacaktım sonra her şey.

Gitmeye hazır mısın?” dedi, hazırdım ama henüz vapur gelmemişti. “Bak geldi, saat 20:05, 10 dakika sonra vapur da senin için hazır olacak” dedi.

Kalktım, pek tanışmamıştık ama yıllardır tanışıyormuşuz gibi vedalaştık.

Hayat insanlar için” dedi yaşlı adam, “..ama o hayatta sen olmazsan, hayat sana hiçbir şey veremez. O nedenle önce sen hazır olacaksın, sonra da hayat sana sürprizlerle gelecek” diye sözlerini noktaladı, elimi sıktı, sırtımı sıvazladı ve ben adımımı iskeleye atarak, gemiye doğru yol aldım…

Güvertede veda etmek için elimi kaldırsam da yaşlı adamı göremedim. Belki de beni yollamaya hazır değildi, belki de vedalaşmaya ben hazır değildim.

İstanbul beni bekliyordu, yönümü Burgaz adasından denizin sonsuzluğuna çevirdim, hazır olanlara doğru vapurla birlikte yol aldık…

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu