Köşe Yazıları

Elif Ana -4

Dünden Devam

Elinde gazeteyle, soluk soluğa Elif ananın kapısına dayandı, kırarcasına çalmaya başladı. Çaldı, çaldı, çaldı… Nafile, Elif ana kapıyı açmıyordu. Bir daha çaldı, bir daha… Bir daha… Açılmayınca bağırdı:

“Kazandım ana, doktor olacağım ana… Kapıyı aç ana, aç aç, aç, aç…”

Duvardan ses vardı Elif anadan yoktu. Bir yandan yumrukluyor bir yandan tekmeliyordu kapıyı. Yorulunca babasını çağırdı.

“Baba… Baba… Çabuk gel. Baba…”

Arka bahçede oldukları için onu duymamışlardı. Biraz daha sert bağırınca koşarak geldiler. Sesi avluyu inletmişti. Yüzlerinde renk kalmamıştı. Zafer’in elinde gazeteyle kapıya yüklenmesini, çığlık çığlığa bağırmasını ilk anda şaşkınlıkla karşılamışlardı, ancak, neyle karşılaşacaklarını tahmin ettikleri için az sonra görecekleri tablonun acısına kendilerini hazırlayarak Zafer’i daha fazla üzmeden kapıya yüklendiler.

Bu arada Komşular da gelmişlerdi. Hepsinin yüzüne, durumu anlayan bakışlar hâkimdi. Soluk benizlerinde acıyı defetmeye çalışan bir ciddiyetle olup bitenleri seyrederlerken, bir yandan da birbirlerinin kulağına fısıldayıp el çırpıyorlardı.

Kadınlar yazmalarının ucuyla ağzını kapatmış, içlerinden bazıları hâkim olamadığı gözyaşlarını siliyordu.

Babası da kapıyı açtıramadı. Defalarca zili çaldı, seslendi, hatta pencerenin camını dövdü, sesinin yettiği kadar bağırdı, ancak fayda etmedi. Çıt yoktu içeriden. Kapı açılmadığı gibi onca gürültüye karşılık da gelmiyordu.

Kırmaktan başka çare kalmamıştı.

Gücünün kapıyı kırmaya yetip yetmeyeceğini düşünmeden Mustafa iyice gerildi, bütün gücüyle kapıya yüklendi.

Kapı, büyük bir gürültüyle bahane arıyormuş gibi çatırdayarak açıldı.

Zafer, babasından önce içeriye girdi.

“Elif ana, Elif ana, müjdemi isterim Elif ana… Müjdemi isterim, Tıp Fakültesini kazandım. Tıp fakültesini kazandım,” diye bağırdı.

Elif ana, yerdeki döşeğe uzanmış, üzerinde yorgan olduğu halde külkedisi gibi mışıl mışıl uyuyordu. Gözleri açık, Zafer’e bakıyordu. Başı sağ avucunun içinde, yastığa koymuş, dudağında tatlı bir gülümseme vardı. Yatarken başına doladığı yazmanın altından sarkan beyaz saçı dudaklarına dökülmüştü. Bembeyaz yüzündeki gurur ve sevinç, huzur içinde sonsuz yolculuğa çıktığını gösteriyordu.

Mustafa ve karısı ağlıyorlardı. Komşuların kimi içeride kimi dışarıda hıçkırıklara boğulmuştu. Zafer, ağlamıyor, ağlamak istemiyordu. Ona müjdeyi verdiğinde birlikte sevinç gözyaşı dökeceklerdi çünkü. Öyle sözleşmişlerdi. Birbirlerine sarılacak, tadını çıkara çıkara ağlayacak, arkasından oturup, bundan sonra ne yapacaklarını konuşacaklardı.

Yorganı kaldırdı, altına girdi, Elif ananın koynuna uzandı, başını göğsüne gömdü, öylece kaldı.

Onsuz ağlamak, onsuz sevinmek istemiyordu. İstese de yapamıyordu. İçinden gelmiyordu. Ağlarsa onu üzeceğini, ona haksızlık edeceğini düşünüyordu. Elif ana onu üzüntülü görmemeli, hele ağlarken hiç görmemeliydi. O ölmemişti. Ona bakıyordu. Yüzündeki gülümseme onu duyduğunu gösteriyordu. Gözleri açık vaziyette, dudaklarında tebessüm ve gözlerinde ışıldayan bir sevinç yumağı vardı. Ölmüş bir insanın korkutuculuğu yoktu Elif anada. Damarlarından kanı çekilmemiş, vücudu buza kesmemişti. O, sıcacıktı hâlâ. Sevimliydi. Şefkatle tebessüm ediyordu. ‘Elif ana, sana borcumu nasıl öderim şimdi,’ dedi usulca. Çevresini saran kalabalıktan yükselen hıçkırık sesleri çoğalmıştı. Kuşlar sürüyle uçuyorlardı. Pamuk kedi duvarda olup bitenleri seyrediyordu şaşkın şaşkın. Civcivler annelerinin çevresinde dönüyor, köpekler havlıyor, eşekler anırıyordu.

Anlaşılmayan uğultunun içinden yürekleri paralayan bir ağıt sesi yükseldi birden. Kalın bir erkek sesiydi bu. Ona, tiz bir kadın sesi eşlik etti daha sonra. Önceden anlaşmışlar gibi aynı tınıyla birbirleriyle yarışırcasına ağlamaya başladı kalabalık. Camide sala okunurken, evin önündeki kalabalık biraz daha artmıştı. Çocukları, yakınları, komşuları ona karşı son görevlerini yapıyorlardı. Çok sevdiği dutun altına kurdukları ocakta büyük bir kazanda su ısıtıyorlardı. Mahallenin bakkalı, berberi, kasabı kalabalıkla birlikte sırtlarını bahçe kapısının karşısındaki duvara dayamış, yıkanmasını bekliyorlardı. Temmuz ayında sabahın bu saatinde hava hiç olmadığı kadar serindi. Yaprak hışıltıları karışıyordu çığlıklara. Son görev için son dualar ediliyordu.

Elif ananın tek odalı evi hınca hınç dolmuştu. Bahçeye kilim sermiş, oturuyorlardı. Zafer, dışarıda kendisiyle yaşıt arkadaşlarının yanında ağlamamak için zor tutuyordu kendini.

Tabutunu omuzlarda dışarıya çıkarınca, kalabalık, aynı anda bağırdı; “ALLAH RAHMET EYLESİN DEYİN Kİ ALLAH RAHMET EYLEYE”

Zafer, kalabalığın arasında hızla uzaklaşan tabuta el sallıyordu.

“Güle güle Elif ana, güle güle… Çay içmeye beklerim… Sana borcumu nasıl öderim şimdi?”

-Bitti-

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu