Köşe Yazıları

Elif Ana -2

Dünden Devam

Zafer, okulun gururuydu. Ondan derece bekliyorlardı üniversite sınavında. Çalışkan, saygılı, yaşından büyük bir olgunluğa ve duyarlılığa sahipti. Zayıf, sıska bedeni hastalıklı gibi dursa da zekâsı yaşından büyük bir olgunluğa mecbur ediyordu onu. Yalnızlığın ve yoksulluğun mecbur ettiği bir olgunluk… Asla yüksünmüyor, asla utanmıyordu yoksulluğundan. Aksine, hayallerini daha yüksek tutmasına sebep oluyor, her şeyin en iyisine sahip olma beklentisini ve heyecanını arttırıyordu. “Doktor olacak Zafer,” diyorlardı. Arkadaşları sokakta oynarken, o kitap okuyordu. Okumayınca canı sıkılıyor, ruhu daralıyor, bir şeyini yitirmiş gibi aranıp duruyordu.

Kitaplar bir arkadaştan çok sırdaşıydı. Onlarla konuşuyor, onlara içini döküyor, onları dinliyor, onlara inanıyor, onlara güveniyordu. Hiç aldatmamışlardı kitaplar onu. Hiç kandırmamış, hiç küsmemiş, hiç kızdırmamışlardı. Okuduğu romanlar istediği gibi son bulmasa da alınmıyor, incinmiyordu. Çoğu kez onlarla uyuyor, onlarla görüyordu en güzel rüyaları. Onlarla seviniyor, onlarla üzülüyordu. Bütün sahiciliği onlarda yaşıyor, hayatın bütün renklerini onlar sayesinde tanıyordu. Bütün kokuları onlar sayesinde hissediyordu. Hayatının tadı da tuzu da kitaplardı.

Birden gök gürleyince Elif ana yavaşça yerinden kalktı, pencereyi kapattı, perdeyi çekti, yeniden divana oturdu.

Şaşkındı. Mayısta atkuyruğu yağıyordu yağmur. Hiç bu kadar şiddetlisini görmemişti bu ayda.

Rüzgâr, kapı aralığından viv diye sesler çıkarıyor, camı dövüyor, perdeleri titretiyordu.

Kuşlar pır diye uçup gidiyorlardı pencerenin önünden.

Arkası arkasına bir kaç kez daha gürledi gök. Yağmur daha da hızlandı. Camı patlayan fanus gibi hava aydınlanıp tekrardan kararıyordu. Bir çağlayanın sesi gibiydi yağmurun sesi.

Kapı çaldı bu esnada; güm… güm… güm…

Kalktı, kapıya açtı. Zafer’di gelen. Sırılsıklamdı Zafer.

“Korkma ana, ben geldim,” dedi ve daldı içeriye.

Dışarının karpuz ışığını açık unutmuştu. Kapattı, geri girdi.

“Oğlum, bu havada gelmeseydin.”

“Geldim ana,” dedi ve hemen arkasından, “Şey ana; yazın ortasında yağdığını hiç görmedim,” diye ekledi.

“Bahar sayılır daha kurban. Hem o istedikten sonra dinler mi yazı, kışı. Taş bilem yağdırır.”

“Faydalı, değil mi ana bu mevsimde yağması?”

“Faydalı, faydalı… Kuyular dolar, dereler taşar, ağaçlar büyür.”

“Şey, meyve ağaçlarına da iyi mi?”

Derdi bahçedeki ağaçlardı. Armut olacak, üzüm olacak, dut olacak.

“He ya. Öyle…” dedi, Elif ana.

Arkasından lafı değiştirdi.

“Sen bırak yağmuru da imtihanın ne zaman, onu söyle? Hazır mısın bakalım?” dedi aceleyle.

Bir gök gürlemesi daha… İçerinin ışığı bir söndü, bir yandı. Gri parlak bir ışık içeriye girdi ve aniden kayboldu.

Bir gürleme daha… Şakır şakır pencere camları gıcırdadı bu sefer. Arkasından kapıdan sesler geldi. Kesiksiz ve sert bir uğultu geliyordu dışarıdan. Bulgur kaynıyor gibiydi. Fokur, fokur… Damı dövüyordu. Çörtenler azgın dereler gibi akıyordu.

“Hazırım ana… Bir ay sonra inşallah… Her şey tamam Allah’ın izniyle… Rabbim de yardım ederse, kazanırım inşallah… Denemelerim çok iyi… Öğretmenlerim tıp diyorlar inşallah,” dedi göğsü kabararak.

Gülümsedi Elif ana. Gururlandı, şöyle derince bir nefes aldıktan sonra kanepeye yayıldı.

“Aferin oğluma. Haydi bakalım, inşallah. Allah daima iyilerin ve çalışkanların yanındadır. Tasa etme. Rahat ol. Kazanacak benim oğlum. Dua ediyorum senin için her gün. Doktor olacak benim oğlum inşallah. İyi bir doktor hem de,” dedi.

“Sağ ol, ana. İnşallah. Sağ ol ana. En çok senin için doktor olmayı istiyorum biliyor musun? Sen olmasan, mühendis olmak istiyorum ha. İnşaat mühendisi. Bir ev yapmak istiyorum babama; çok büyük. Kocaman. Hepimizin ayrı odaları olacak. Kira ödemesin babam. Annem, mutfağında güzel yemekler yapsın. Sıcak suyu olsun; her gün banyo yapalım. Kaloriferli olsun; soba yakmasın annem. Kar üstünde boru temizlemesin. Odun taşımasın. Üşümesin. Hasta olmasın. Sobanın dibinde teştte yıkamasın bizi.”

Elif ananın gözleri doldu, yüreği titredi. Yanına çağırdı, sardı, göğsüne bastı, kokladı, öptü, öptü… Kirayı bu yüzden düşürmüştü. Onlara mahsustan ev kötü, yüz lira etmez demişti. Yardım olsun diye düşürdüğünü söylememişti. Onlar da pek sevinmiş, bayram etmiş, her gördükleri yerde elini öpmüşlerdi.

“Oğluma ilk ben muayene olacağım,” dedi gururlanarak.

“Evet, ilk hastam sen ol. Ama hayır ana; sen hasta olma. Sakın ha… Hasta olma… Misafirim ol. Kahve içeriz. Yemek yeriz. Çay içeriz. Sakın hasta olma. Hasta olarak gelme. Misafirim ol. Sadece misafir…”

Elif ananın göğsü bir kez daha kabardı. İçini bir kez daha huzur kapladı. Ettiği duaların karşılıksız kalmayacağını gösteren bu konuşmadan çok çok mutlu oldu. Zafer, yüz yıl yaşamasını, hasta olmamasını istiyordu. Yarın ölse de bu mutluluk yetecekti ona. Gözlerini yumdu, elini kalbinin üzerine koydu, içinden ‘Çok şükür Allah’ım’ dedi.

Zafer, Elif ananın mutlu olduğunu, içinden dua ettiğini anlamıştı. Onu mutlu ettiğine sevindi. Gerçekten doktor olmayı en çok onun için istiyordu. Bunun onu ne kadar mutlu edeceğini, hayattan tek beklentisinin bu olduğunu biliyordu.

Lafı değiştirdi.

“Dam bu akşam akmadı ana. Bak, her taraf kupkuru. Hava karanlık olduğundan loğlayamazdım eğer aksaydı. İyi ki akmadı. Çok şükür akmadı. Çörtenler dolu dolu aktı, yine de akmadı. Sesi dinlesene ana. Ne güzel. Yağmurun hiç bu kadar güzel ses çıkardığını görmemiştim. Bereket değil mi ana yağmur?”

“He ya, bereket… Bereket, bereket… Dağa, taşa, kurda kuşa bile iyidir yağmur. Yağmur olmazsa su olmaz. Su olmazsa hayat olmaz. Yağsın, yağsın… Sabaha kadar yağsın. Varsın suya sele gitsin her taraf.”

Devamı Yarın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu