Köşe Yazıları

Elif Ana-1

Sıcakta üç mahalleyi kapı kapı gezmiş, çöpleri toplamış, eve öyle gelmişti.

Eve gelirken uğradığı belediyede eline tutuşturdukları maaşından Elif anaya kirayı ödeyecekti. Çok mutluydu. Belediye maaşları geciktirmişti bu ay. Elif ana sorun etmezdi ama yine de utanıyordu. Biliyordu Elif ananın kirayla geçindiğini.

Sekiz çocuğu vardı Elif ananın. Hepsi de el üstünde tutuyor, evlerine götürmek, ona hizmet etmek için birbirileriyle yarışıyorlardı. Ama o hiçbirini kabul etmiyor, evinde huzurlu olduğunu, hayatından memnun olduğunu söylüyordu.

Gün boyu vücudundan akan ter üzerinde kuruduğu için yer yer giysilerinde beyaz lekeler vardı. Pantolonu kısalmış, gömleğinin dirseklerinde el sığacak büyüklükte yırtıklar oluşmuştu. Ne zamandır yeni iş kıyafetlerinin dağıtılacağı konuşuluyordu, ama henüz ortada bir şey yoktu.

Her şeye rağmen mutluydu. Özellikle büyük oğlu Zafer’in okuldaki başarısı onu mutlu ediyordu. Zafer’in üniversiteye gideceğini düşündükçe işinin zorluklarını ve her gün biraz daha kötüye giden şartlarının içini acıtan taraflarını unutmaya çalışıyordu.

Öğretmenleri de Zafer’den umutluydu. Ondan derece bekliyorlardı. Çok iyi bir derece olmasa da Türkiye’nin önemli üniversitelerinden birine gideceğini söylüyorlardı.

Domatesli pilavın son lokması ağzındayken, kendini divana attı.

Yorgun bedeni divana düşer düşmez horlamaya başladı.

Kısa bir uykunun ardından kalktı, parayı karısına verdi, Elif anaya gönderdi.

Karısı, parayı verirken Elif anaya defalarca teşekkür etti. Minnet duydu. Bir isteğin var mı diye sordu.

“Günahım boynuna, eğer bir isteğin olur da söylemesen ana,” dedi.

Vefa borçlarını böylelikle ödüyorlardı Elif anaya.

Bir de fırtınalı havalarda Zafer yanında yatıyor, bakkaldan ihtiyacı olan eşyaları alıyor, yemeğini fırına götürüyor, elektrik ve su faturalarını yatırıyor, sık olmasa da temizliğe yardım ediyordu.

Elif ana, parayı aldıktan sonra mutfağa girdi, kızlarının iki gün önce eve temizliğe geldiklerinde yaptıkları yemeği ısıtmak için ocağı yaktı, dudaklarında dua ile kendini yayları gıcırdayan kadife örtülü, mavi divana attı.

Dizlerini karnına çekti, gözlerini kapattı, düşünceye daldı.

Pencereyi yırtan ışıklar iplik iplikti. Perdenin yırtıkları arasından sızan ışıklarla aydınlanıyordu içerisi. Sarı, sıcak, parlak ışıklar… Huzmelerden toz zerreleri yükseliyordu. Tavandaki lambanın üzerinde sineklerin pisliği kapkara birer leke olarak duruyorlardı. Lamba yanınca, lekelerin gölgesi belli belirsiz şekillerle duvara düşüyordu.

Evi, iki büyükçe odadan ve küçücük bir mutfaktan ibaretti. Birinde oturuyor, yatıyor, yemek yiyor, diğerinde kullandığı ya da kullanmadığı eşyaları istifliyordu. Tuvaleti bahçede, giriş kapısının karşısındaydı. Yağmurlu havalarda ıslanıyordu bu yüzden. İçeriden çiviye takılan bir iple kapanan tuvaletin kapısı, kasa tahtalarından yapılmıştı. Tahtaların arası parmak sığacak kadar açıktı ve ışık sızıyordu. İçinde su dolu bir yağ tenekesi vardı. Sular kesildiğinde kullanmak için koymuştu tenekeyi. Odasındaki perdeyi çiviyle tutturmuştu. Çekerek açmak yerine, altından toplayarak, duvara çaktığı çiviye sarıyordu. Evin duvarları taştan ve kalın olduğu için, pencerenin önü bir hayli genişti. Buraya yağ tenekeleri içine ektiği reyhanları, karagözleri koyuyordu. Her sabah onlarla konuşuyor, suyunu tazeliyordu. Rahle, su sürahisi ve maşrapasını koyuyordu bazen de.

Üşenmedi; kalktı, Kur’an’ı rahleden aldı, pencerenin dibindeki masanın üzerine koydu, perdeyi çekti, bahçeye baktı.

Asmanın üzümleri salkım salkımdı. Oldu olacak… Armutlar henüz sertti. İncirlerse yemyeşildi. Koparınca, kuyruklarından süt damlıyordu. Leylak, pespembe açmış, tüm tüm kokuyordu. Karagül tomurcuklanmıştı. Pencereye kadar tırmanan hanımeli çiçek açmıştı. Kokusu birbirine karışan yeşilliklerle doluydu bahçe. Defne, zeytin, biberiye, daha onlarcası… Ne bulmuşsa ekmiş, ne bulmuşsa dikmişti.

Kocası Turan’ı hatırladı birden. Turan dayı… Bilge adam… Merdivene tırmanmış, asmayı buduyor. Ezan okuyunca, iniyor, abdest almak için kuyunun başına gidiyor. Merdiven, ağaca dayalı halde duruyor bu esnada. Küçük Faik koşarak geliyor, merdivene tırmanıyor. Tırmanır tırmanmaz merdiven devriliyor. Devrilmesiyle kulakları yırtan çığlıklar yükseliyor Faik’ten. Faik, başını tulumbanın önündeki curna çarpıyor, kafasını kırılıyor. Kan, göl oluyor. Kulaklarından kan sızıyor.

Faik, ikinci çocuğuydu. Ölümünden kendini suçluyor, hatırladıkça ağlıyordu.

Merdiveni yan yatırsaydım ya da çıkmaması için ikna etseydim düşüp ölmezdi diyordu. İçinde bir yaraydı Faik.

Bir de kardeşi ve annesinin ölümüne kahroluyordu. İkisi de fırtınalı bir havada sele kapılmış kaybolmuşlardı. Ne ölüsünü bulmuşlardı ne dirisini.

Devamı yarın

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu