Köşe Yazıları

Duyarsızlaşma ve Olağanlaştırılan Travma

Duyarsızlaşma ve Olağanlaştırılan Travma

 

Duyarsızlaşma/ duyarsızlaştırma bir vicdan yitimi olarak hayatımızda kendini derinden hissettiriyor.  Bir şey çok aleni bir şekilde gözümüzün önünde yapıldığında ve bu tekrara döndüğünde biz belli bir süre sonra  o şey hakkında kayıtsız hale geliriz.

İnsan, olay, tepki, duyarsızlaşma/duyarsızlaştırma kavramaları görece birbirlerine yakın ya da görece birbirlerine uzak şeklinde değerlendirebilirsiniz.

Bu kavram ve içerikleri sadece son döneme ait olan süreç içerisinde anlamları birbirlerine uzak/yakın olarak göreceli bir zemine indirgenen kavramlar değiller. Tam tersi, tarihin çeşitli anlarında anlamlar ters yüz edilip farklı bir şekilde yorumlandılar ve hala yorumlanıyorlar. Bu, hakim olan dilin dayatması ile mi yoksa spontane mi  bilinmez, yalnız bilinen bir şey Baudrillard’ın televizyona indirgediği şeyi biz gelenek olarak ta çok acı bir şekilde yaşadık ve yaşıyoruz.

Baudrillard geçmişteki dramatik bir olay ile ilgili olarak:

“Tüm pedagog ve sosyal danışmanlar sanki bu yapay yeniden canlandırma bir tür bulaşıcı hastalık tehlikesi arz ediyormuş gibi onu hafifletmeye (süzmeye) çalışmışlardır! Oysa asıl tehlike tam tersi bir şey olan soğuktan, soğuğa gidiştedir. Soğuk sistemlere özgü toplumsal tepkisizlik ve özellikle de televizyondadır. Dolayısıyla bu soğuk katliam canavarından yola çıkarak herkesin harekete geçmesi ve yeniden toplumsal; sıcak bir toplumsal üretmesi; sıcak tartışmaların olması öyleyse iletişimin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Oysa ortada üstünde konuşmaya, tartışılmaya değer bir olay, bir tarih ya da bir söz yoktur.”

Dram belli bir tekrardan sonra normale dönmekte ve o dram özelliğini kaybetmektedir.

Bugün belki Baudrillard’ın bizi uyarmasının çok daha ötesindeyiz. Nispeten gelenek, asıl olarak ta sabahtan akşama kadar televizyon ekranlarında kendilerine ait olmayan bir oyunu oynayan çocukların ve büyüklerin dramı. Şiddetin gösteriminde kayıtsızlık, belli bir süre sonra şiddetin aksiyon olarak pazarlanması. Ölümlerin  normalleştirilmesi.

Geçen ay içinde meydana gelen kaba bir tabir ile ölüm ve öldürmelerin artık bir istatistik olarak yorumlandığı bir coğrafyada sadece iki kişi daha öldü diye geçiştirilebilecek bir mesele. Böyle bir yaklaşım  aslında bizim dramatik/travmatik durumumuzu gözler önüne seriyor.

İlk olay bir ilçemizde meydana geldi. Bir öğretmen arkadaşın kederinden olayın kelimelerini duydum.  on yedi yaşındaki bir lise öğrencisi öldürülmüştü ve bu öğrenci, öğretmenimizin eski öğrencilerindendi. Tabi öğrencisi oluşu konumuz değil, bizim ilgilendiğimiz sebep ve sonuç. Bundan yirmi beş yıl önce maktülün ailesi ( belki de sülalesi)ile karşı taraf arasında bir kan davası meydana geliyor. Çocuk bu olaydan sekiz yıl sonra doğuyor. Yani masum. Her halükarda  suçun bireyselliğinin kabul edilmediği bir anlayışta masumiyet çok kayda değer görülmüyor. Çocuk yirmi beş yıl önce olmuş bir olayın, intikam alma (!) oyununun kurbanı oluyor.

İstediğiniz kadar bu meseleye farklı yönden bakmaya çalışın.  Hiç bir hayat yorumlamasına göre bir yere konulmaması gereken bir şey. Fakat görünen o ki odaklandığımız alanlardan dolayı hayatı pas geçiyoruz.

İkinci olay daha da vahim. On bir yaşındaki ilkokul çocuğu dokuz yaşındaki başka bir ilkokul çocuğunun mezarlıkta parasını gasp etmek istiyor. Çocuk direniyor ve on bir yaşında olan çocuk diğer çocuğu bıçaklıyor, oracıkta öldürüyor.  Daha bitmedi. Aynı öğrenci hiç bir şey olmamış gibi eve gidip üstünü değiştiriyor ve okula, derslerine devam etmeye gidiyor.

Bu soğuk kanlılığı kendisine veren çocuğun doğuştan gelen özellikleri değildir. Sabahtan akşama ölüm ve öldürmenin normal olarak sunulduğu yeni bir alan, bu alanın temel pazarlayıcısı televizyon, çocuğun şiddet dışında bir şey üretmeyen içinde bulunduğu ortam.

Başkasının ölümü en kolay ölümdür. Bu dili, ekranda ancak vatandaşları öldürüldükten sonra farkına varan, ölümü kendi soydaşlarına gelince olağandışı görüp başkasının ölümüne bigane kalan, her kim olursa olsun ölüm için etkisizleştirme kavramını kullanan, kendi halkını pazar yerinde uçaklar ile bombalayan, sömürü için başka ülkeleri yağmalayıp karşı tarafın binlerce ölüsünü yok saydığı gibi kendi bir kaç ölüsünü de sadece kayıp şeklinde haberleştiren aktörler daha da normalleştiriyor.

Büyük pencerede ölüm/ öldürme övücülüğü küçük pencerede büyük travmalara yol açıyor.

 

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı