Köşe Yazıları

Doğru söyleyeni kovan köy

 

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovduğu söylenirdi, ta öteden beri. Bu özlü söz o kadar çok söylenmişti ki, “atasözü” olmuş, “özdeyiş” olmuştu. Hatta doğru söyleyenlere yönelik en kısa, en kestirme, en naif, en kibar, en nazik “tehdit” ve “gözdağı” unsuru bile olmuştu…

Olmayan bir şey vardı elbet.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlardı, burasını artık öğrenmiştik.

Ancak onuncu köyün tutumu hakkında henüz elimizde yeterli bir kanıt yoktu.

Bu konuyla ilgili elde edilen veriler kamuoyuyla paylaşılmamıştı.

Doğru söyleyenin gideceği sekiz köy daha vardı.

O sekiz köyden de kovulacaktı…

Sıra onuncu köye geldiğinde nasıl bir tavırla karşı karşıya kalacağıyla ilgili kayıtlara geçmiş bir uyarı ya da öğüt ya da tehdit yoktu.

Dokuz köyden kovuluyorduk, doğru söylediğimizde…

Onuncu köye gidip gitmeme konusunda tereddüt sahibiydik.

Ama “illa köy mü olacak kardeşim”, deyip kasabaya, ilçeye, ile veya başka ülkeye göç etmek gerekip gerekmediği konusunda da elimize somut bir delil, kaynaklara giren bir veri, kayıtlara geçen bir olay söz konusu değil.

Bir muammanın tam ortasındayız.

Doğru söylememizi öğütler, annemiz, babamız, kardeşlerimiz…

Sonra okula gideriz, öğretmenlerimiz, müdürlerimiz, arkadaşlarımız…

İşe girdiğimizde patronlarımız, iş arkadaşlarımız doğru söylemeyi tembihler…

Evlendiğimizde eşimize doğruyu söyleyeceğimize söz verir, aynı sözü eşimizden de bekleriz.

Mahkemeye gittiğimizde “doğruyu, yalnızca doğruyu” diye yemin bile ederiz.

Çünkü bütün öğütler, doğruyu söylemek üzerinedir.

Başında kesilse doğruyu söyleyeceksin.

Kazansan da doğruyu, kaybetsen de doğruyu söylemek gerekirdi.

Sadece sen haklı olduğunda değil, haksız olduğunda da doğrunun değişmez kural olduğuna inanmalıydın.

Belki de doğrunun bir diğer adı haktı, adaletti, hukuktu.. ne olursa olsun değişmezdi, tekti, herkes için geçerliydi…

Bunu hepimiz biliyoruz.

Yani size hiç bilmediğiniz bir konu hakkında ahkâm kesmeye kalkışmıyorum.

İnsan olan herkes doğruyu söyler…

Menfaatine dokunsa da, kendisini haksız duruma düşürse de, zarar görse de, yerinden edilse de, makamı elden gitse de, kazandığını kaybetse de.. hatta sonuç ne kadar acı olursa olsun, doğru, doğrudur ve her zamanda, her zeminde, her ortamda korkmadan, çekinmeden, ürkmeden, tasalanmadan, kaygılanmadan söylenmelidir.

Bunu da biliyoruz…

İnancımız bize bunu öğretiyor.

Yasaların bütün maddeleri de bunu emrediyor.

Hocalar, öğretmenler, alimler, ulemalar, papazlar, hahamlar, rahipler, rahibeler… “öğretme” konumunda olan herkesin ilk öğretisi doğru olmak, doğru konuşmaktır.

Ama buna rağmen, doğru söylemeyi, işimize geldiğinde severiz…

Gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenlere biz de yalan söylemeyi marifet biliriz.

Doğru söyleyeni sevmezler, onu da iyi biliriz.

Hiçbir yerde doğru söyleyeni sevmezler; bir dernekte, bir vakıfta, bir kurumda, bir kuruluşta, bir siyasi partide, bir gazetede, bir radyoda, bir televizyonda…

Hiçbir yerde ama hiçbir yerde bir başkasının “menfaatine” dokunan doğru, doğru olmaktan çıkar, söylenmemesi gereken insanı “cısss” eden bir hale bürünür ve kovulma başlar.

Önce birinci köy, sonra ikinci köy, sonra üçüncü köy, sonra dördüncü köy, sonra beşinci köy, sonra altıncı köy, sonra yedinci köy, sonra sekizinci köy ve son olarak dokuzuncu köy.

Dokuz köyden sonra onuncu köye gitmeye takat kalmaz, derman kalmaz, iştah kalmaz, en kötüsü de umut kalmaz…

Dokuzuncu köyden sonra kasabaya, ilçeye, ile, başka ülkeye gitme de akla gelmez. Belki de çare olarak bu düşlenmez…

Bugün değil, tarih oyunca bu ikilem, bu kısır döngü sürer gider; doğru söyleme öğütlenir, doğru söyleyen sevilmez, dışlanır, korkutulur, sindirilir ve kaçırılır…

Bir de onuncu köy var, hepimizce muamma olan…

O köyde de yaşadım, hani onuncu köyde…

Orası, ilk dokuzundan daha garip,

Herkes bir birine ‘bile bile’ yalan söyler.

Böylece doğru söylemeye/söyleyene ihtiyaç kalmaz…

 

 

Etiketler

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı