Köşe Yazıları

Dindar Camialarda Değişim, Tekamül ve Başkalaşım

Dindar Camialarda Değişim, Tekamül ve Başkalaşım

 

Sanırım hepimizin üstünde hemfikir olduğumuz ender sosyal olaylardan bir tanesi bireysel ve toplumsal değişimin gerekliliği hakkındaki kanaatimizdir. Bunun bu şekil genel bir kabule dönmesinin sebebi olay ve olgulardaki değişim şeklidir. Dünün durumunu bugünün kıstasları karşılamıyorsa değişim vazgeçilmezdir. Çünkü değişim; dünü bugüne uydurarak, bugünün şartlarına göre tekrar yeniden yorumlama sanatıdır.

Değişim ile aynı anlama karşılık gelmediği halde anlam dünyaları birbirlerine yakın olan, fonetik olarak aynı kategoride olmadığı halde semantik/anlam bilim yönden değişim ile beraber değerlendirilen kavramlar vardır. Bunlar tekamül, başkalaşım, dönüşüm v.b. kavramlardır.

Bu kavramların hepsi değişimin bir türüdür aslında. Yalnız bu kavramlar değişime niteleme yönünden olumlu veya olumsuz bir yargı yüklerler. Tekamül aynı çizgi üzerinde olgunlaşmaya karşılık gelirken,  onun karşı tarafından başkalaşım önceki halden tamamen sıyrılma anlamını verir.

Onun için tekamül; birey veya toplum için kullanıldığında olumlu bir değişimi ifade eder. Tam tersi başkalaşım ise; insanın bulunduğu yeri ile ilgili problemli bir vaziyete karşılık gelir. Bir aslına farklılaşma durumudur.

Değişim nerede ise evrenin temel kanunu (Sünnetullah) olduğuna göre, bu temel kanunun insanın hayatında ne tür bir seyir izlediği tekamül ve başkalaşım olguları da göz önüne alınarak bir yere konulmalıdır. Madem değişim vazgeçilmez bir olgu o halde, gündelik bir dil ve anlayışın meydana getirdiği sıradan bir değişime mi kulak verilmeli; Yoksa çağı okuyup yorumlamayı gerektiren bir değişime mi?

Bu biraz da değişimi ortaya çıkaran faktörler ile ilgilidir.

Batıda sanayi alanında meydana gelen gelişmeler Avrupa’dan Kıta Amerika’ya kadar yaşam tarzlarında bir farklılaşama meydana getirdi. Her ne kadar sanayi alanındaki gelişme  bizi de etkilemişse de bizde ki değişimin temel kaynağı sanayiden ziyade şehirleşme ve bunun meydana getirdiği farklılıklar ile ifade edilebilir.  Çeşitli sebeplerle şehre yerleşen birey ne tam köyden koptu ne de tamamen köye bağımlı kaldı. Yarım bir şehirleşmenin meydana getirdiği yarım bir değişim insanın düşünce tarzına da sirayet etti.

Bu sirayet eden faktörlerden en bariz olanı “ değer” olarak kabul edilen “şey” e yaklaşım ve ona gösterilen ilginin nasıllığı oldu.

Yarım şehirlileşme değerler dünyasında hızlı bir değişim/başkalaşım meydana getirdi. Muhakkak şehirleşme/şehirleşememenin bir sürü olumlu ya da olumsuz etkisi mevcuttur. Biz burada nerede ise yarım yüzyıldır toplumun içerisinde sivil toplum olgusundan tutunda, hak, özgürlük, adalet ve kulluk yönünde bir bakış açısı oluşturmaya çalışan İslamcı/ mütedeyyin kesime bir göz atmaya çalışacağız. Çünkü bu başkalaşımın en göze çarpanlardan bir yönü özellikle mütedeyyin kesimlerde meydana geldiği aşikardır. Bu kesimin gündelik dil ile olması gereken dil arasındaki gidip gelmeleri aynı zamanda başkalaşım ile tekamül arsındaki gidip gelmeye de karşılık geliyor.

İnsan-kul eksenli bir uğraş veren İslamcı Camialar,  şehir ve taşra arasında böyle bir uğraş verirlerken günün birinde kendilerinin direkt ilgili olmadıkları bir kısım şartları birden bire önlerinde gördüler.

Bu şartların en bilineni dünyada ve ülkemizde oluşan siyasi değişimler ve cazibe merkezleridir. Özellikle meta ile hem hal olmaya başlamalar, yeni bürokrasi sitilinde boy atmalar ile sahip olunan adalet anlayışı arasında bir tutarsızlık meydana geldi. Adalet anlayışı törpülenen camialar, gündelik siyaseti kendi mecrası içinde değerlendirmeleri gerekirken böyle yapmayıp gündelik dilin anlamsızlığının oluşturduğu olumsuzlukları da sahiplenmeye kalktılar. Böylece günlük siyasetteki kısır çekişme çok güçlü bir fikir teatisiymiş şeklinde algılanmaya başlandı.  Oysa yabancı oldukları bu alan bambaşka bir alandı ve bu alan siyaset kriterleri açısından değerlendirilmeliydi.

Bu duruma, o güne kadar  okuyup bakış açısı oluşturan  kesimlerin bir kısmının kendilerini  hesabını vermeyecekleri bir nimetin içinde  bulmaları da eklenince daha da içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Olanı ( kazanımı) muhafaza etmeye çalışma, aynı zamanda var olan durumun (düzenin çarpıklığının) devam etmesini sağlama çabasını da gerektirir. Bundan dolayı daha önceki hayal kırıklıklarını telafi etmek için “değer” olarak inşa etmeye çalıştıkları “şey” ile ilgili bir değerlendirmeye girmeden şu anı toptan sahiplenme yoluna gittiler. İnsan-kul şeklinde tasnifin ve duruşun yerini kendilerinin de daha önceleri mesafeli durdukları aşırı bir gündelik siyasal dilin içinde buldular. Bu aşırı angaje olma hali okuyan- üreten tipin yerini sadece dinleyen ve mitinge giden bir tip ortaya çıkardı. Dolayısıyla etüt etmenin yerini her şeyi kutsayan, yanlış olanı bile görmezden gelen bir anlayış meydana getirdi. Normal şartlar altında karşı oldukları bir kısım sosyal olaylarda vicdanın diline ihtiyaç duyulurken siyasetin kör dili ile çözüm bulmaya çalışıldı.

Bunun oluş sebebini ve serencamını yazar Hasan Postacı şekil dile getiriyor.

Bu süreç sonrası gelen AK Parti iktidarının belki de en büyük zararı, geçmişin önemli bir kısmının birikimini kendi bünyesine katarak sistemin ve devletin hizmetine sunduğu beyinleri vahiy merkezli mücadele duyarlılığından uzaklaştırması ve sistemin işleyiş çarklarının hizmetine sunması gelir. Bu, İslami mücadele sürecinin geçmişte yer yer yaşanan eksen kaymasına uğraması anlamına gelir denilse pek abartılmış sayılmaz sanırım.

   Yetişmiş en güzide beyinlerin sistem içinde AK Parti bünyesine katılması, geride kalan İslami oluşumların önemli bir kısmının geniş halk kitleleri/tabanları ile “ilkokul düzeyinde” yüzeysel bazı yardımseverlik, iyilik projeleri, bağış faaliyetleri ve meydanlarda slogan atan düşük kalibrasyonlu düzeylerde bir pozisyonda kalması sonucunu doğurdu. http://www.ozgundurus.com/Yazar/Hasan-Postaci/KURD-SORUNUNA-PARADIGMAL-YAKLASIM-1.php

Hasan Bey’in haklı olarak belirttiği ve yakındığı bu bakış açısının geliştireceği bir ufuk olmadığı aşikardır. Çünkü bu durumda olanlar kendi paydaşlarının her türlü hatalı duruşlarına karşı bir şey söyleyemedikleri gibi, düne kadar adalet ve insaf çerçevesinde yaklaştıkları meseleleri de sırf kendileri ya da paydaşları o noktada bir şey söylemediklerinden, söyleyenlerin kim olduklarına bakıp onun üzerinde konuşma gereğini duydular ve duyuyorlar. Normal şartlarda insani, vicdani, ahlaki sorumluluklarından dolayı söz söylemesi gerekilen sosyal olaylara karşı kör, sağır ve dilsiz oynanmaktan bir beis görülmüyor. Maalesef böyle bir bakış açısı, hakkı ve adaleti önceleyen bir bakış açısı olmadığı gibi düne kadar ufuk açan insanları da derin açmazların içerisine sürüklüyor. Bu yanlıştan dönülmediği sürece İslami camialar basit-sloganik çerçevenin dışına çıkamayacaklardır. Gündelik siyaset dili ile adalet ve hakkaniyet arasında bir tercih son derece önemlidir. Bu tercih, aynı zamanda varlık ile yokluk arasındaki keskin çizgi, kemale erme ile başkalaşma arasında bir tercihtir.

Muhafazakar kesim veya dindar kesim ya da ne derseniz deyin, bu kesim değer üretici rolüne mutlaka geri dönmeli ve bugüne kadar sosyal olaylar hakkında kör olduğu alanlara adalet ilkesini zedelemeden yaklaşım ortaya koymalıdır.  Bunu yaparken kesinlikle dini var olanın sürmesi için bir araç olarak kullanmamalı, onu sosyal adaletin tecellisi olarak görmelidir.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı