Köşe Yazıları

Camilerimizin Çeşmeleri

Asıl konumuza geçmeden, ‟pınar„ ve ‟çeşme„ sözcüklerinin anlamlarını bir hatırlayalım. Bilindiği gibi pınar; yerden kaynayarak çıkan su veya kaynak demek. Bu suyun çıktığı yere, membaya da pınar diyoruz. Çeşme ise; herkesin yararlanması için yapılan, borularla gelen suyun bir oluktan ya da musluktan aktığı su haznesi demek.

Çok değil, yakın bir zamana kadar şehrimizin dört bir yanı çeşme ve pınarlarla dolu idi… Zaman içinde yok olan veya kıymetini bilmeyip yok ettiğimiz o güzelim çeşme ve pınarların, mahalle aralarına dağılanlarını  şimdilik bir kenara bırakıp, şehir merkezindekilerin hazin akıbetine değinmek istiyorum. Camilerimizin hem çeşme hem pınar olan sularına…

Merkezdeki tarihî camilerimiz: Ulu Cami, Kapcami, Yenipınar, Sıratut Camii, Hocaömer ve Çarşı Camisi… Bunlardan Çarşı Camisi ile Sıratut Camisini bir kenara bırakırsak, diğer beş camimizin hem çeşme hem pınar diyebileceğimiz muhteşem birer suları vardı. Her biri yedi sekiz oluktan ibaret buz gibi su kaynakları… Günün yirmi dört saatinde şırıl şırıl akan tertemiz, pırıl pırıl sular. Günün beş vaktinde cami cemaatinin abdestine, taharetlenmesine, bazen duş almasına hizmet eden çeşmeler(pınarlar)… Keza, civarındaki esnafın her türlü ihtiyacını karşılayan bereketli kaynaklar… Evlerin, birçok işleri ve ihtiyaçları için karınca gibi arı gibi gece gündüz taşıyıp götürdükleri hayat kaynakları… Kullan kullanabildiğin kadar, tüket tüketebildiğince… Evet, tam da böyle… Babalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz yıllarca bu buz gibi, şırıl şırıl akan nimeti cömertçe, hatta acımasız bir hoyratlıkla kullanıp durduk. Sanki hiç azalmayacakmış, hiç bitmeyecekmiş gibi…

Oysa öyle bir dönem geldi ki bu bereketli kaynaklar, bu tükenmeyecek sandığımız çeşmeler de maalesef değişen dünya düzeninden, bozulan doğal dengeden, kentleşmeden, tarımsal yeniliklerden nasiplerini(!) fazlasıyla aldılar. Bu güzelim sularımız(çeşme ve pınarlarımız) bu olumsuz koşullar ve ihmaller karşısında bir yere kadar direnebilirlerdi… Bizden dikkat, itina ve koruma görmeyince dengeleri bozuldu. Damarları kurumaya ve çekilmeye başladı. Bu bozulma, hem soğukluklarını hem de o bereketli debilerini etkiledi.

Halbuki biz, mahalle aralarındakilerin tamamen kurumasından, bağ ve bahçeler arasındaki derelerimizin çekilmesinden, önceleri beş altı metrelik derinlikte bulduğumuz bereketli kuyuların, yirmi otuz metre derinlere inmesinden bir ders ve ibret almalıydık… Ama maalesef rahata alışmışlığımıza ve önemsemeyişimize devam ettik.Sonuçta onlar da bize küsmeye ve bizi cezalandırmaya başladılar.      Bugün geldiğimiz sonuç belli. Barajların suyu çekildi. Göl ve göletler kurudu. Şehir ve kasabalardaki içme suyu şebekelerinin sağa sola sızan bir hayli suları var. Mevsimlerin kar ve yağmursuz olduğu dönemlerde bir damla suyun bile ne kadar önemli olduğunun ancak farkına varıyoruz. Varıyoruz da ne yapıyoruz? Gene eski alışkanlığımıza, su israfına aynen devam… Eğer bulabilirsek… Zamanla bu pınarlarımız(çeşmelerimiz) kurumaya yüz tutunca, ilgili yetkililer de buralara merkezî su şebekesinden destek ve takviye bağlantıları yapmak ve musluğa bağlamak zorunda kaldılar. Şimdilerde o eski tarihî çeşme-pınar karışımı soğuk sularımızın hâlâ kalıp kalmadığını da pek bilmiyoruz. Belki de musluklardan akan sadece şehir şebeke suyudur, kim bilir?..

Toparlayacak olursak, keşke bu doğal ve bedava olan, 7×24 şırıl şırıl akan sularımızın kıymetini bilebilseydik!.. Zira onlar bize atalarımızın armağanıydı… Birçok maddî ve manevî  değerlerimiz gibi onlar da elimizin altından kayıp gittiler… Bir daha da dönmemecesine… Hey gidi günler hey!..

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu