Köşe Yazıları

Bir Tek Hayır Çıkmayacak!

Bir  Anı:

Yıl 1982. Aylardan Kasım. Adıyaman Lisesi’nde müdürlük yapıyorum. On iki Eylül ihtilâlini yapan ekip (Kenan Evren ve arkadaşları) aylardır yurdu karış karış dolaşarak yapılacak olan anayasa referandumu için nutuk atıyorlar. Amaç; oylamada “Hayır= Red„ oylarının çıkmamasını sağlamak. Nutuk atarken bir yandan da “Hayır„ dememeleri için millete aba altından sopa gösterilmekte.

Kasım 1982 günü referandum sandıklarından biri de okulumuza (Adıyaman Lisesi’ne) konuyor. Sıkıyönetim komutanı, sandığı bırakırken bana da hiç unutmadığım şu talimatı veriyor:

Bak müdür bey. Bu sandık sana emanet. Nasıl davranacağını biliyorsun. Sandıktan bir tek “Hayır„  oyu çıkmayacak. Çıkarsa karışmam!..

Al sana bir bela!.. Ben, yüzlerce ailenin hep “Kabul=Evet„ oyu kullanmasını nasıl sağlayabilirim? Üstelik, içimden de “Hayır„ oyu kullanmak geçiyorken. Nasıl geçmesin ki?.. Sen tut ihtilal yap. Yaparken de, “Biz, şartların iyice olgunlaşmasını bekledik.„ diyerek, ortamı hazırladığını itiraf et. Ardından da; “Bir sağdan, bir soldan asarak dengeyi kurduk.„ diye acayip bir açıklamada bulun. Eklediğin bir geçici madde ile kendini cumhurbaşkanı seçtir. Arkadaşlarına da dokunulmazlık getir. Ondan sonra da insanların özgür iradeleriyle, gönül rızasıyla buna “Kabul„ demelerini bekle… Olacak iş mi?

Oylama başlıyor. Komutanın; “Sandıktan bir tek hayır çıkarsa, karışmam„ tehdidi her tarafa yayılmış. İnsanlar istemedikleri halde, korkularından beyaz zarfa “Kabul„ pusulasını koyup sandığa atıyorlar. Mavi zarf, “Hayır=Red„ demek. Herkesin gözü önünde mavi zarfı alıp sandığa atmak, her babayiğidin kârı değil. Bu; sorgusuz sualsiz “Pirin Palas’a„ (nezarethaneye) atılıp orada günlerce işkence görmek demek…

İçimden gelmese de istemeyerek de olsa ara sıra sandığın bulunduğu mekâna gidiyor ve oy kullanmaları uzaktan gözlüyorum. Bütün insanlar beyaz zarfı alıp sandığa atıyorlar. Yani “Kabul„ diyorlar. Akşama doğru oylama bitiyor. Sandık açılıp sonuçlar saptanacak ve tutanaklarla ilgili makamlara bildirilecek. Ben de sonuçları dikkatle takip ediyorum. Resmi bir görevim yok. Sadece ev sahibi olarak… Sayısını şu anda hatırlayamadığım oyların içinden tek bir tane mavi zarf (Hayır) çıkıyor. İçimden: “Keşke sandık görevlileri bunu görmezden gelip yırtıp atsalar!„ diyorum. Ama o zaman da bunu yerine bir beyaz zarf (Evet) koymaları gerekir ki  bu da mümkün değil, yapılmayacak bir şey.

   Ertesi gün komutan beni çağırıyor:

Senin sandığından bir “Hayır„ oyu çıkmış. Onu bana bulacaksın.

Komutanım, yüzlerce aile oy kullandı. Bu oyun kim tarafından kullanıldığını ben nasıl bulabilirim? Bu Mümkün mü?

Şüphelendiğin kimse yok mu?

Olsa bile, elimizde bir delil olmadan kimi suçlayabilirim? Kimin günahına girebilirim?

Beraber araştıralım. Belki buluruz, diyerek ayrılıyoruz.

Benim araştıracağım bir şey yok. Neyi, kimi, nasıl araştıracağım? Buna imkân var mı? Bir gün sonra odamda çalışırken telefon geliyor:

Ne yaptın müdür bey? Araştırdın mı? Bir şeyler bulabildin mi?

Araştırıyorum komutanım. Ama henüz bir şey bulamadım.

Lüzum yok. Ben buldum. Sana gerek kalmadı.

Rahatlıyorum. Bu beladan da kurtulduk diyorum içimden.

Peki, kimmiş komutanım? Adı neymiş?

Sizin mahalleden, liseye yakın oturanlardan biri. Adı da… (o ismi şimdi açıklamak istemiyorum. Üzerinden 37 yıl geçmiş. Bende saklı kalsın.) Adını verdiği kişiyi tanıyorum. Ancak, adamın gerçekten “Hayır„ oyu kullanıp kullanmadığı hakkında hiçbir fikrim yok. O gün de yoktu, bugün de… Bilemem. Ama adamın Pirin Palas’a gönderilip nezarete atıldığını ve günlerce işkenceye maruz kaldığını komşulardan duyuyorduk.

Sonuçta adamcağız, belki de bir iftiranın kurbanı olup günlerce işkence görmüştü. Günler sonra nezaretten çıktığında kendisiyle tesadüfen karşılaştığımda tanınmaz haldeydi. O adam gitmiş, yerine başka biri gelmişti sanki… Hâlâ dün gibi hatırımdadır.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu