Köşe Yazıları

“ARABANIZIN BENZİNİ GİDECEK.„

 

            Korona salgının ilk haftasıydı. Devlet, altmış beş yaş ve üstündekileri tedbir amacıyla dışarı çıkarmıyor, evlerinde kalmalarını öneriyordu. Bilerek veya bilmeyerek çıkanlar, polis ve belediye zabıta memurları tarafından uyarılıyor, bir ihtiyaçları varsa yardımcı olup evlerine götürülüyorlardı. Keyfi olarak çıkanlar, görevlilere bazen dirense de sonunda uygulamaya boyun eğip evlerine gidiyorlardı.

Mehmet Amca seksen yaşındaydı. Şehre bitişik bir köyde yaşıyordu. Evde hanımıyla beraber iki kişiydiler. Beş on günde bir ufak tefek eksikleri için şehre inerdi. Kahvaltısını yaptıktan sonra alışveriş çantasını alır, bastonunun yardımıyla yavaş yavaş yürüyerek şehre inerdi. Dolmuş veya otobüse bilerek binmezdi. Bu yürüyüşten zevk alır, bir çeşit spor sayardı. Devlet kendisine bir yaşlılık maaşı bağlamıştı. Bu maaşla geçimini sağlar, kimseye muhtaç olmazdı. Radyo, televizyon, telefon gibi aletlerle hiç arası yoktu. İhtiyaç duymamış, almaya lüzum görmemişti.

O gün de aybaşı idi.  Sabah namazını eşiyle birlikte kılmış, kahvaltısını yaptıktan sonra şehre inmek için erkenden yola çıkmıştı. Bastonuna dayanarak yürüyor, bir yandan da etrafın sessiz ve sakin oluşuna bir anlam veremiyordu. Diğer zamanlarda insan ve taşıt trafiği bakımından hayli yoğun olan yol, bugün nedense sakin, hatta tenha idi. Ara sıra bir iki taşıttan başka gelip geçen yoktu. İçinden;“Allah Allah!.. Bu sessizliğin sebebi ne ola ki?„ diye geçiriyor ve anlam vermeye çalışıyordu.  Bir yandan da bu sakinlik hoşuna da gidiyordu. Sağına soluna bakmadan daha rahat yürüyordu.

Aynı rahatlığı şehrin merkezine kadar sürmüştü. Genelde cıvıl cıvıl olan park, bomboştu. Resmi kıyafetli beş altı kişiden başka kimse yoktu. Merakı iyice artmıştı. Geldiği yolun sakinliği neyse… Ancak diğer günlerde insan kaynayan parkın bu durumu, kendisini bir hayli endişelendiriyordu. İçinden; “Acaba gene bir darbe mi yaptılar? Bir ihtilal mi olmuş?„ diye şüphelenmeye başladı. Zira bu tenhalık, tam da geçmişte yaşadığı iki üç darbe günlerini hatırlatmıştı. O darbelerde de sokağa çıkma yasağı  uygulanmıştı. “İnşallah böyle bir durum yoktur!„ diye dua ederek maaşını alacağı bankaya doğru yürümeye başladı. Az sonra bankanın içindeydi. Şaşkınlığı ve merakı iyice artmıştı. Diğer zamanlarda burası ana baba gününe dönerdi. Kendisi gibi maaşını almaya gelenler uzun kuyruklar oluştururdu. Bir iki saatlik bir bekleyişten sonra ancak sırası gelir, parasını alabilirdi.

Nüfus cüzdanını çıkardı, bankonun arkasındaki memur bayana uzattı. Kadın, çok kısa bir sürede maaşını hazırlayıp kendisine verdi ve ekledi:

―Amcacığım, bundan sonra üç ay boyunca artık maaş için bankamıza gelmene lüzum yok.  Heyecanlandı. Yüzü sarardı. Morali bozulmuştu. Kısa bir sessizlikten sonra:

―Niye ki kızım? Ne oldu? Maaşımı mı kestiler? Ben bir şey yapmadım ki…

―Yok, yok… Öyle değil amcacığım. Siz galiba yanlış anladınız. Maaşınızın kesildiği falan yok. Bugünlerde ortalıkta Korona diye salgın bir hastalık var ya… İşte bu salgın için devletimiz, sizin gibi yaşlı büyüklerimize bir zarar gelmesin diye evinizde kalmanızı istiyor. Siz evinizden dışarı çıkmayacaksınız. Önümüzdeki üç ay boyunca maaşınızı biz evinize getirip size teslim edeceğiz. Şimdi anladınız mı? Uzatılan parayı aldı, cebine koydu. Az ilerideki koltuğa oturup dinlenmeye rahatlamaya çalıştı. Biraz soluklandıktan sonra bastonuna dayanarak ayağa kalktı. “Allah’a ısmarladık„ diyerek dışarı çıktı. Sıra hanımının siparişlerine gelmişti. Onları da her zamanki yerlerinden alıp evine dönecekti. Bakkala doğru giderken, o resmi elbiseli görevlilerden ikisi kendisini durdurdu:

―Hayrola amca? Nereye gidiyorsun? Niye dışarı çıktın? Evde kalman gerekmiyor muydu?

―Hayırdır oğlum, hayırdır inşallah! Evden çıkmamam gerekiyormuş. Bilmiyordum. Az önce bankadan maaşımı veren kızımız söyledi. Lakin ben artık çıkmış bulundum.

―Peki şimdi nereye gidiyorsun?

―Nereye olacak yavrum? Her zamanki bakkalıma… Teyzenizin birkaç siparişi var onları alacağım. Siz hiç merak etmeyin… Söz… Teyzenizin siparişlerini aldıktan sonra dosdoğru eve, köye döneceğim.

―Anladık amcacığım. Sen hiç yorulma. Bize siparişleri söyle yeter. Sen bu bankta otur ve bizi  bekle. Biz siparişlerini alıp geliyoruz. Tamam mı?

―Olur mu oğlum? Benim için neden yorulacaksınız? Hayır hayır olmaz. Siz zahmet etmeyin. Ben yavaş yavaş gider hallederim. Ardından da hiç oyalanmam evime giderim.

―Amcacığım, anladık. Doğru söylüyorsun. Ama biz gene de senin yorulmanı istemiyoruz. Şimdi lütfen bize teyzenin siparişlerini söyle ve gerisine karışma!.. Durdu. Kısa bir tereddütten sonra boynunu büktü ve söylenenleri yaptı. Alacaklarının listesini görevlilerden birine verirken, elini cebine soktu ve az önce bankadan aldığı paralarını çıkardı. Memurlardan biri elini tutarak müdahale etti:

―Amca, sen o paralarını cebine koy. Merak etme, biz siparişlerini alıp sana teslim edeceğiz.

Görevlinin ısrarı üzerine parasını cebine koyup, arkasındaki banklardan birine oturdu. Görevliler; polis, bekçi ve zabıta memurlarından oluşan, kaymakamlıklara bağlı“Vefa Grubu„ memurlarıydı. Telefon üzerine veya dışarıda karşılaştıkları durumlarda yaşlıların siparişlerini alıp evlerine götürerek teslim ediyorlardı.“Param yok„diyenlerin bu ihtiyaçlarını devlet adına para almadan belgelendirip karşılıyorlardı.

Yarım saatlik bir beklemenin ardından iki görevli, ellerindeki paket ve poşetlerle gelmişlerdi.

―Haydi bakalım amca! Gidiyoruz.

―Nereye gidiyoruz yavrum? Beni nereye götüreceksiniz?

―Eve, evine gidiyoruz amca. Seni arabayla evine bırakacağız.

―Olur mu oğlum? Siz zahmet etmeyin. Allah razı olsun!.. Ben yavaş yavaş kendim giderim.

―Olmaz amcacığım. Seni bu poşetlerle böyle bırakamayız. Yorulursun. Haydi bin arabaya da gidelim. Bir yandan karşılıklı ısrarla konuşurken, bir yandan da polis arabasına  yaklaşmışlardı.

―Haydi amca bin de gidelim.

―Yavrum, oğlum! Allah sizlerden razı olsun. Deminden beri benimle uğraşıyorsunuz. Çok sağolun. Ama ben bu arabaya binmem, binemem!..

―Neden amca? Niye binemezsin? Söyler misin?

―Yavrum, bu araba benzin yakmıyor mu? Arabanızın benzini gidecek.

―…

―…

Görevlilerden ikisi de şaşkındı. Birbirlerinin gözlerine bakıyor, bir şey söylemiyorlardı. Yüzlerinin rengi değişmiş, ikisinin de gözlerinden yaşlar damlıyordu. Bir ara öyle kaldılar. Birbirlerine ve Mehmet Amcaya bakarak… Sonunda Mehmet amcayı ikna etmenin sevinç gözyaşları içinde arabaya binerek hareket ettiler. Sürücü ve yanındaki görevli, sık sık birbirlerine bakıyor ve içlerinden o meşhur cümleyi tekrarlıyorlardı: “Arabanızın benzini gidecek…„

 

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı