Köşe Yazıları

Anadolu’nun bağrından kopup gelen…

Bazen kendimi Anadolu’nun bağrından kopup gelen, elinde sazıyla İMÇ’nin önünde şöhret basamaklarını tırmanmayı bekleyen yağız delikanlılara, utangaç genç kızlara benzetiyorum. Hemen yanlış anlaşılmasın diye düzelteyim; o yağız delikanlılar ve utangaç genç kızlar şöhret olmak isterdi, benim ise hiç öyle bir beklentim olmadı. Üstelik ben yağız delikanlı kısmını geçeli çoook uzun zaman oldu, utangaç genç kız olmadığımdan her halimden belli!

Yanlış anlamayı düzelttiğimize göre yazımız devam edebiliriz ama iki de bir yazının ilk paragrafına takılıp, şöhret olmak isteyenlerle beni aynı kefeye koyup, “bir kilo demir mi ağır, bir kilo pamuk mu?” demeyin.

Efendim, yeni nesil bilmez, eski nesil de unutkanlık hastalığına yakalandığına göre hafıza tazelemekte fayda var. Eskiden ses sanatçılarının şöhret olmasının yolu İstanbul’dan geçerdi ve illa da İMÇ denen İstanbul Moda Çarşısından…

Tabii bunun için önce Eminönü’ne veya Karaköy’e inilir, Galata Köprüsünün tam ortasında boğaza bakarak, “Seni yeneceğimmmm İstanbullll” sözü verilirdi. Bu sözü vermeyince, sonradan yapılanlar kabul görmüyor olmalıydı.

Şimdilerde İMÇ’nin bir önemi kalmadı, kısır “başkanlık” tartışmaları dışında adını duyan da pek olmadı. Ara sıra aracıyla veya toplu taşımayla önünden geçenler, başını çevirdiğinde harabeye dönüşmeye ramak kalmış İMÇ levhasını ve beton yığını binalarını görebilir. Hepsi bu kadar…

Tabii şöhretin yolunun İMÇ’den geçtiği söylenirdi ama bu, her kaset çıkaranın iyi bir ses, iyi bir yorumcu olduğu anlamına gelmezdi. Bazılarının parası vardı, kaset çıkarırdı. Bastırırdı parayı, çıkarırdı kasetleri yani.

(Şimdi parasını bastırıp kitap çıkaran “ünlü” yazar ve şairler gibi. Hatta kitabı da beklemiyor, ısmarlama yazı ve haber yaparak da şöhret olunabiliyor. Burada önemli olan sahibinin sesi olabilmek…)

Bazılarının da Allah vergisi ses vardı ama kendini anlatacak bir yapımcı bulamazdı. Yapımcılar ise sese, soluğa bakmaz, kendine ne kazandıracağına bakardı.

(Yayıncılar da yazım kalitesine bakmıyor, kendisine ne kazandıracağına bakıyor ya da sahibinin sesi olup olmadığına)

Hatta halen en iyi seslerimizden birisi olan Sezen Aksu’ya “hadi git bacım, git” diyen yapımcılar da vardı. Bilseydi ki, o minik serçe, gün gelecek ülkenin en önemli sesi olacak, işte o zaman kırmızı halılar serilirdi önüne…

Bu piyasada işler böyle yürümüyor, diye başlamıştı eski bir sanatçı. Sonra kan ağlayan yüreğini açmıştı bana da, meğer neler yaşanmıştı, neler…

Ben işin orasında değilim, şu Anadolu’nun bağrını hep merak etmişimdir.

Ben de naçizane Anadolu’nun bağrından kopup geldim ama tam bağrı mıydı, biraz yana kaymışı mıydı bilmiyorum. Bu bağır neresi ola ki?

Memlekette yaşarken, gerçekten de Anadolu’nun bağrının tam yaşadığım yer olduğunu düşündürdüm. (Dünyanın tam ortasının ayağını bastığı yer olduğunu söyleyen Hoca Nasreddin gibi) Meğer öyle değilmiş, İstanbul’da yaşamaya başlayınca bunu daha net anlayabiliyorsunuz.

Anadolu ve Trakya, bir coğrafi ifadedir aslında. Yoksa Anadolu ile diğerini ayrıt etmek için söylenen bir söz değil.

Anadolu, “büyükşehir olmayan” her yerdir. Ama bunda bazı büyükşehirler müstesnadır. Mesela Adana, mesela Mersin, mesela Diyarbakır, mesela Gaziantep…

Anadolu tabiri “fakir” tabiriyle eş değerdir.

Biraz köylü kokar, biraz ter, biraz yoksulluk, biraz emek, biraz avamlık

Anadolu’nun dışında kalanın neresi olduğu ise hiç belli değil.

İstanbul, Anadolu değil mesela…

Ankara değil, İzmir değil.

Özellikle bu üç şehir asla ve katta Anadolu değil. Oranın bağrından kopup gelen olmaz. Çünkü onlar bağrın ta kendisidir, Anadolu’dan gelenler ise kopup gelen veya koparılıp gelenlerdir.

Koparken bir yerler acımış mıdır, birileri üzülmüş müdür, birileri kırılmış mıdır o da belli değil.

Yanık sesli türkücüleri tüm ülkeye tanıtmak için en önemli slogandır bir zamanlar; “Anadolu’nun bağrından kopup gelen” yağız delikanlılar, mahcup, kıpkırmızı yüzlü genç kızlar…

Bu sloganla, “Biz onlardan ayrıyız” mesajı yerini buluyordu.

Belki de bir “hırpo daha düşmüştü”, o zaman “yelle mahi yelle”ydi…

İMÇ’nin para babaları yapımcılardı ve yapımcıların kazanç kapısı da Anadolu’nun hesap kitap bilmeyen, yol yordam öğrenmemiş, sağını solunu tanımamış, olabildiğince saf, olabildiğince iyi, olabildiğince dürüst ve olabildiğince harbi yağız delikanlıları, utangaç genç kızlarıydı.

Eğer yapımcı kapısına kadar gelip, şöhret olmak için bekleyende bir ışık sezerse ona her türlü fırsatı verirdi, parayı ise kısıtlı verirdi.

Böylece Anadolu’nun bağrından koparılan birisi daha şöhret basamaklarını tırmanırdı, bu tırmanış çoğunlukla beş parasız olurdu. Parayı kazanansa her zaman yapımcıydı.

Tabii Anadolu’nun bağrından her kopup gelen şöhret olmazdı. Çoğunluğu sefil olurdu, kötü yola düşeni bulunurdu, yolunmuş kaz gibi ortaya bırakılırdı.

Ata binmesi bir ayıp, inmesi iki ayıp” sözünü kendisine rehber edinen saf delikanlılar, tertemiz yüzlü ve huylu kızlar da geri dönmemek için geri dönülmeyecek yollara adım atarlardı, bazen bilerek, bazen bilmeyerek…

Nedendir bilmiyorum, yayınevlerine her baktığımda, eski İMÇ’nin yapımcılarını görür gibi oluyorum ve belki de ondandır ki, başımı bile çevirip bakmıyorum.

Etiketler

Naif Karabatak

Naif Karabatak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı