Köşe Yazıları

Adıyaman’da Bir Nostaljik

   Uzun zamandır uzak kaldığı memleketini özlemiş; gezmek, dolaşmak, iyice hasret gidermek istiyordu. Antep hariç, diğer illere direkt işleyen vasıtalar olmadığından, Ankara’dan Antep’e, oradan da memleketine gidiyordu. On iki saati aşan yorucu bir yolculuk yapmıştı.

   Biraz sonra Yeniyol İlkokulu’nun karşısındaki garajda inerek Kütüphane’nin köşesini dönüp Sümer Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Gün, yarıya devrilmiş, ikindiye yaklaşıyordu. Belediyenin arazözü meydandaki heykelin etrafında dönerek çevreyi suluyor, serinletiyordu. Durdu. Sulamayla buharlaşan havayı ve tozları koklamaya başladı. Tozla karışık bu buharları teneffüs etmeyeli epey olmuştu.“Memleket havası„ dedikleri, bu olmalıydı. Sulamanın ardından gazeteci Selim, koltuğundaki özel çantasıyla görünmeye başladı:

―Yazıyoorr… Yazıyoorr! Tercüman, Hürriyet, Son Havadis, Yeni Asır… Yazıyoorr… Şehrin tek seyyar gazete satıcısıydı. Rıfat Küçük’ten aldığı gazeteleri gün boyu caddeleri dolaşarak müşterilere ve abonelerine dağıtırdı. Peltek, güler yüzlü, şakacı ve sevimli biriydi. Şehirde kendisini tanımayan, takılıp şakalaşmayan kimse yoktu. Yanına yaklaştı. Elindeki metal 25 kuruşu uzatarak bir Tercüman aldı ve yoluna devam etti. Kale’lerin ardiyesinde kamyonlar, jipler ve Lobut Usta’nın pikabı sıraya dizilmiş Kâhta’ya, Gölbaşı’na müşteri bekliyorlardı.

   Sümerbank’ın köşesine, sokağın başına geldiğinde soyulmuş salatalık satan Abidin’i gördü. Dört tekerlekli, camekanlı özel el arabasının başında durmuş, buz parçaları arasında büyük leğende balık gibi yüzen salatalıkları soyup tuzladıktan sonra gençlere satıyordu:

―Terbizek bunlar, Terbizeekk!.. Çiçeği burnunda… Çiçeği burnunda!.. Hep içinden geçirdiği halde, acaba görenler ayıplar mı endişesiyle  almadan yürümeye devam etti. Caddenin karşısına geçti. Dursun Kutlu’nun köşedeki kitapçı dükkanının önünde durdu. Vitrin, Nurculukla ilgili kitaplarla doluydu. Dursun Kutlu, dönemin baskılarına, ceza kanununun Demokles kılıcı gibi duran 163. Maddesine rağmen, çekinmeden bu risaleleri teşhir ediyor, satıyordu. Avukat Bekir Berk’in ifadesiyle: “Kanunsuz suç olmaz. Nurculuk suç değil„di… Vitrindeki kitaplara dalmışken Vartolu’nun sesiyle ona doğru yöneldi. Beyaz önlüğü ve sırtındaki güğümle dolaşıyor, boyam şerbeti satıyordu:

―Buz gibi buzzz! Kan yapıyor, kannn! Yok mu şerbet içen? Yanına yaklaştı. Elindeki 25 kuruşu uzattı. Doldurulan bardağı alıp yudumlamaya başladı. 

Yorgunluğu geçmiş bedenine can, yüzüne kan gelmişti. Kendisini dinç ve zinde hissediyordu. Bu heves ve şevkle bütün şehri yorulmadan, dinlenmeden gezip dolaşabilirdi. Ama acelesi yoktu. Yavaş yavaş gezecek, özlediği yerleri ve kişileri tek tek ziyaret edecekti.

   Damağındaki boyam şerbetinin tadıyla ilerlerken, sinemacı Abdurrahman Fillik’in at arabası üzerinden yaptığı megafon anonsuna odaklandı. Bir at arabasının üzerine iki büyük reklam panosunu çatarak ortasına oturmuş, elindeki megafonla anons ediyordu:

―Dikkat, dikkaatt! Bu akşam saat 7.30’da yazlık Saray Sineması’nda… İki film birden: Aşktan da Üstün ve Fosforlu Cevriye… Baş rollerde Ayhan Işık, Belgin Doruk… Orhan Günşıray, Neriman Köksal… Tam 7.30 da yazlık Saray Sinemasında. Burası, Eskisaray camiine varmadan meydanın bulunduğu yerdeydi. Kaleye çıkan yolun sağındaki bir büyük kapıdan girilirdi. Etrafı kapalı boş bir ardiye elden geçirilmiş ve yazlık sinema olarak düzenlenmişti. Şehrin tek yazlık sinemasıydı.

   Ulucami’nin önüne geldiğinde, beklediği manzarayı buldu. Üç dört tulumba tatlıcısı, üçer beşer adım aralıklarla camekanlı tatlı sehpalarını  kurmuş, satış yapıyorlardı. İsmini bilmediği “Helle Höllo„ lakabıyla tanınan tatlıcınınkiler daha bir değişikti. Elindeki 25 kuruşu uzattı aldığı tatlıyı yiyerek yürümeye başladı.

   Tam  karşısında, caddenin öbür tarafındaki dükkândan “Çıkını„ lakaplı meşhur leblebicinin kavurmakta olduğu leblebilerin kokusuydu gelen. Yavaş yavaş karşıya geçti. Selam verip hayırlı işler temennisinde bulunduktan sonra, 25 kuruşu uzatarak biraz leblebi istedi. Bu madeni 25 kuruşlar çok işine yarıyordu. Hemen hemen her yiyecek ve içecekten bir miktar alınabiliyordu bunlarla… Bir kâğıt külaha konan kavrulmuş, kırık leblebilerini yiyerek ilerlemeye başladı.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu