Köşe Yazıları

ADIYAMAN; RUHUNU KAYBEDEN ŞEHİR

 ADIYAMAN; RUHUNU KAYBEDEN ŞEHİR

Çocukluğumun büyüdüğü sokaklardan geçiyorum. Sessiz ve kimsesiz hatıralar, taş duvarların içine sinmiş bağırışmalar, çocuksu koşuşturmalara mekan olmuş tozlu yollar artık yok. Bir zamanlar sadece oturanların cesaretle girebildiği çıkmaz sokakları arıyor gözlerim. Kapılarında besmele ve hoş geldiniz yazan misafirperver kapıları çalmak istiyorum.

Damlarında yorgunluğun ve emeğin harmanlandığı loğları ve sokağı ninni gibi büyüten tokaçların nağmelerine kulak vermek istiyorum ama  nafile…

Sokaklarında topaç çeviren, birbirinin omzunda büyütülen dostluklara kayıyor gönlüm. İçime hüzün çöküyor. Kendi yaptığımız üç tekerlekli bilyeli arabaların heyecanını ve uzun yokuşlardan akıp giden çocukluğumu arıyorum Adıyaman’ın  vefakar sokaklarında…

Ramazan ayında teravih namazından sonra ödül namına dedelerin ellerinden alınan yağlı yavanların muhabbet tüten kokusuna hasret sol yanım. Terbiye ve edebin öğretildiği, büyüklerin küçük sohbet halkalarında anlam bulan ağırbaşlılığı arıyor gönlüm.

Kale deyince, hüzün çöküyor içime. Adıyaman’ı en yüksek yerden izlemenin çocuksu heyecanına sığınıyorum yine. Kale, buluşma noktasıydı bizim için. Gizli hazinelerin arandığı, sanki koca bir ormanın içinde macera atlası gibiydi. Şehrimizin kalbiydi adeta. Eteklerinde fırına verdiğimiz domates, biber ve patlıcanın kokusu titretiyor burnumu. Hele Ramazan ayında o top atışı yok mu? Çocukluk heyacanımızın ve coşkusunun tavan yaptığı yerdi kale…

Demirciler çarşısı vardı, hala var aslında. Ama bizim için atölye çalışmalarının yapıldığı, çocuksu oyuncakların hammaddesinin bulunduğu yerdi. Hele terzi esnafı yok mu? Az mı çalışmışızdır bir çoğumuz. İş ahlakı ve tevazunun, insanlara hizmet etme onurunun ilmek ilmek işlendiği, cami çeşmelerinden su kapma yarışlarının yapıldığı mekanlardı…

Muhabbetin ve vefanın sindiği  avlulu evleri özlüyorum. Komşularımızla aramızda sadece mahremiyeti ayıran duvarların bulunduğu ama yemenin, içmenin, üzüntü ve sevinçlerin paylaşıldığı birlikteliği özlüyorum.

Bir şehri anlamlı kılan ne varsa şehir onunla yaşar ve onunla yaşatır. Geçmişin sindiği, hatıraların somutlaştığı, sokakların ve caddelerin hatıralara kol kanat gerdiği bir yapıdır şehir. Umutların ve hayallerin, ölümlerin ve doğumların şahididir şehir. Kabristanlarında duaların kaynadığı, ölümle yaşam arasındaki irtibattır şehir.

Görmek, tekrar hatırlamak eski günlere dönmek için şehrin sessiz ve mahzun yollarına vurursunuz kendinizi. Belki bir taşta, belki bir çeşmede belki de bir evin kerpiç damında ararsınız unutulmuş çocukluğunuzu ve gençliğinizi. Korkarak aşkı yazdığınız okul duvarlarının soğukluğu ısıtır içinizi.

Bir yeri anlamlı yapan, sizin orada yaşadıklarınız ve şehrin ona şahitliğidir. Şehir ne kadar değişir ve başkalaşır, asli kimliğinden kopartılırsa sizde bir yanınızı kaybetmeye, geçmişinizi unutmaya ve neticede doğduğunuz şehre yabancılaşmaya başlarsınız.

Burası, artık sadece bugünüzü yaşadığınız bir yere dönüşür.

Geçmişe bir şey bırakmadan, sadece geleceği öğütmeye başlar insan…

Şehirlerin ruhu vardır. O ruh, bize ait olan yaşanmışlıkların toplandığı değerlerin tümüdür. Bu siluetleri şehirden yıkmaya, yollarını sökmeye, duvarlarını boyamaya başladığınızda şehrin ruhunu da kirletmeye başlarsınız.

            Artık o şehir size ait değildir.

            Siz de o şehre…

 

 

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı