Son Dakika
18 Ağustos 2017 Cuma
02 Haziran 2017 Cuma, 12:48
Orhan Samsatlıoğlu
Orhan Samsatlıoğlu [email protected] Tüm Yazılar

Üstad Necip Fazıl’la Birlikte

Üstad Necip Fazıl’la Birlikte   Yıl 1968. Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nde okuyorum. Güzel bir bahar günü. İsmini unuttuğum bir konferans salonunda Üstad Necip Fazıl’ın konferansı var. Üstad’ın 1960 ihtilalinden sonra Anadolu’yu karış karış gezerek özellikle gençlere hitap ettiği yıllar. O yıllarda; “İman ve Aksiyon, Sahte Kahramanlar, Yolumuz-Halimiz-Çilemiz„ konulu meşhur konferanslarının ilgiyle izlendiğini hatırlıyor ve biliyorum. […]

Üstad Necip Fazıl’la Birlikte

 

Yıl 1968. Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nde okuyorum. Güzel bir bahar günü. İsmini unuttuğum bir konferans salonunda Üstad Necip Fazıl’ın konferansı var. Üstad’ın 1960 ihtilalinden sonra Anadolu’yu karış karış gezerek özellikle gençlere hitap ettiği yıllar. O yıllarda; “İman ve Aksiyon, Sahte Kahramanlar, Yolumuz-Halimiz-Çilemiz„ konulu meşhur konferanslarının ilgiyle izlendiğini hatırlıyor ve biliyorum.

Bir sivil toplum kuruluşu tarafından davet edilmiş. Salon hıncahınç dolu. Çoğu, öğretmen ve öğrenci. Biz de Türkçe Bölümü öğrencisi bir grup, Üstad’ı dinlemek için salondayız. Konferansa daha bir saatten fazla zaman varken özellikle erken gidiyoruz. Protokol falan yok. Herkes istediği yerde oturabiliyor. Erken gitmenin avantajıyla en ön sırada, Üstad’ın hemen önündeki koltuklarda oturuyoruz. Sağımda ve solumda sınıf arkadaşlarım Kadir ve Ergün var. Üstad’ın masası iki metre önümüzde ve tam karşımda. Aramızda yükselti farkı da yok. Aynı yükseklikte salon ve konuşmacı kürsüsü…

Nihayet beklenen an geliyor. Üstad, salonun arka tarafındaki genel giriş kapısından girmiş olmalı ki birden bire arka sıralarda bir hareketlilik ve fısıltı başlıyor. Dönüp arkaya bakıyorum. İşte Üstad… Salonun ortasındaki boş aralıktan bize doğru, yerine doğru geliyor. Bütün salonla beraber biz de ayağa kalkıyoruz. Bir ara bir alkış sesi duyuluyor. Biz de alkışlamaya hazırlanırken Üstad, salonun orta yerinde durup salondakilere şöyle bir nazar ediyor. Bana doğru yaklaştığında birden bire kaşlarını çatıp suratını asıyor ve salona dönerek uyarıyor:

—Ne yapıyorsunuz siz? Durun? Sizden alkış isteyen kim? Alkış malkış istemiyorum. Sakın,   konuşmam esnasında da aynı hatayı işlemeyesiniz!..

Salonda büyük bir sessizlik… Herkes bir suçlu gibi birbirine bakmakta. Üstad sessizlik arasında yerine geçip oturuyor. Mikrofonu alarak:

—Oturabilirsiniz, diyor.

Oturuyoruz. Aynı sessizlik bütün kıvamıyla devam ediyor. Uyarılmış öğrenciler gibi çıt çıkarmadan Üstad’a odaklanıyoruz. Konferans başlıyor. O meşhur hitabeti ile dört beş dakika içinde bütün salonu etkileyip kendisine odaklıyor. Artık hem bedenimizle, hem ruhumuzla onu dinliyoruz. Can kulağıyla… Tüm benliğimizle… İçimize sindire sindire… Tam iki saat sürüyor. Arada bir bir iki dakikalık bir nefes alma molası veriyor o kadar. İki saatin nasıl geçtiğini, konferansın nasıl bittiğini tadına doyamadan anlayamıyoruz. Salonu kendisiyle beraber en son biz terk ediyoruz. Ayrıldıktan sonra yaptığımız büyük bir eksiklik geliyor aklımıza: Yanımıza fotoğraf makinesi almamışız… Bu güzel anı ölümsüzleştirmek adına yaptığımız hatanın üzüntüsü hâlâ içimdedir. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: