Son Dakika
17 Ağustos 2017 Perşembe
15 Ocak 2015 Perşembe, 07:51
A. Hakan Karayılan
A. Hakan Karayılan [email protected] Tüm Yazılar

Tevhid Anlayışımız Üzerine

Tevhid Anlayışımız Üzerine   Sözün evveli: Paris de yaşanan olaylar İslam dini üzerinden değerlendirilmeye başladığında, karşımıza İslam dünyasının yaşadığı bir çok itikadi, ameli ve siyasi problemlerin sorgulanmasına menfi bir kapı açıldı. İslam dininin temelini teşkil eden “TEVHİD” akidesinin âleme, bireye ve sosyal hayata yansımasını konu alan bir giriş yapmanın faydalı olacağı niyetiyle bu yıl tamamlamış […]

Tevhid Anlayışımız Üzerine

 

Sözün evveli: Paris de yaşanan olaylar İslam dini üzerinden değerlendirilmeye başladığında, karşımıza İslam dünyasının yaşadığı bir çok itikadi, ameli ve siyasi problemlerin sorgulanmasına menfi bir kapı açıldı. İslam dininin temelini teşkil eden “TEVHİD” akidesinin âleme, bireye ve sosyal hayata yansımasını konu alan bir giriş yapmanın faydalı olacağı niyetiyle bu yıl tamamlamış olduğum “Kişisel Gelişim Sisteminin Kelâm İlmi Açısından Değerlendirilmesi” adlı yüksek lisans tezimin konuyla alakalı bölümünü siz değerli okuyucularla paylaşmak isterim.

 

Tevhid Kelimesinin Anlamı ve Tanımı

 

İslam akidesinin omurgasını teşkil eden tevhîd; arapça “v-h-d” kökünden gelmiş bir kelimedir ve tef’il babından mastardır. Tevhid kelimesi sözlükte, birlemek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir olduğuna inanmak,(1) tek olan ortağı olmayan bir Allah’a inanmak(2) anlamına gelmektedir.

Tevhid kelimesi masdar kipinde Kur’ân’da geçmediği gibi(3), “v-h-d” maddesi fiil olarak da Kur’ân’da hiç kullanılmamıştır. Buna karşılık tevhîd inancının taşımış olduğu anlam, Kur’ân’da birçok ayette yer almaktadır.

Kur’ân’da tevhîd öncelikle Allah’ın varlığı(4) ile anlatılır. Bu ayetler Allah’ın Tevhidini, O’nun bir ve tek oluşu(5), daima diri oluşu(6), yaratıcı(7), ezeli ve ebedi(8), öldüren ve dirilten(9), yegâne mülk sahibi(10), gücü her şeye yeten(11), her şeyi kontrol altında tutan(12), aff ve merhamet sahibi(13), yüce ve büyük olan(14), her şeyi bilen(15), dengi olmayan(16), yarattıklarını daima gözetleyen(17), her şeyi bilen ve gören(18), en güzel isimlerin sahibi(19), rızık verici(20), lütfu ve cezası bol olan(21) gibi anlamlarda kullanılmıştır.

Istılahî olarak ise tevhîd; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek,(22) yegâne yaratıcının ve evrendeki her işin asıl çekip-çevireninin O olduğunu bilmek, eşi ve benzeri olmadığına(23) iman edip, O’nun rızasını gözeterek yalnızca O’na ibadet ile de O’nu birlemek, ibadeti sadece Allah’a has kılmak demektir.(24)

 

 Kuşatıcı Bir Tevhid Tasavvuru

1.Tevhidin Kozmik Âleme Yansıması

Allah kendi varlığını ve birliğini Kur’ân’da ortaya koyarken, akli temellendirmelere başvurmuştur. Yaratılmış olan kâinat, yaratıcı olan Allah’ın varlığının; kâinattaki dirlik ve düzen ise yaratıcının birliğinin en büyük delili olarak sunulmuştur.

Allah-âlem ilişkisinin izini Kur’ân’da dikkatle sürdürdüğümüzde “âlemler”in; Allah’ın varlığının ve birliğinin ve kudretinin önünde secde eden bir “sacid”(25), O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih eden bir “müsebbih”(26) ve onun emrine bağlanmış teslimiyet halinde bir “müslim”(27) olarak vasfedildiğini görürüz. Bu konumuyla en küçük parçasından devasa kozmik bütünlüklerine varıncaya kadar bütün kâinat, yaratıcısına sürekli ibadet eden bir “abid” sıfatıyla düzensizlik, gelişigüzellik ve çelişkiden eser olmayan intizam, insicam ve istikrarıyla Allah’ın varlığına ve birliğine “alâmet” olan bir “vahdâniyet simgesidir”.(28)

İnsan bu âlem içerisinde eşref-i mahlûkat olarak ilan edilmiştir. Yer, gök ve bu ikisinin içindeki nimetler insanın hizmetine verilmiştir. Bu bakımdan, kulluk için yaratılmış olan insan kendi hizmetine verilmiş olan ubudiyet halindeki bu kâinatı ancak kendi ulvî anlam ve amacını gerçekleştirme konusunda bir araç olarak kullanmalıdır. O, yaratılana meyledip yaratandan sarf-ı nazar edemez; ya da yaratılanı süflî hedefleri çerçevesinde israf ve itlaf mantığı ile heder edemez. İnsanın kâinatla ortak ubudiyet misyonuna sahip olduğunu fark etmesi ve canlı olsun cansız olsun bütün varlıkları bu ilişki sistemi içinde görmesi, yeryüzünü imar ederek Allah’ın halifesi olmak payesine ermesinin de temelini teşkil eder. Dolayısıyla insan, yaratılış gayesinin temelini oluşturan salih amel görevini kendisinin hizmetine verilen kâinatın bütünlük ve gereklerinden ayrı ve ona aykırı bir tavır ile yerine getiremez.(29)

 

2.Tevhidin Sosyal Hayata Yansıması

Farklı kültür ve mizaçlara sahip bireylerden oluşan toplum, çokluk ve farklılıkların alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumdaki kesret ve farklılık insanın dünyasında şeytan, nefis ve dünya tutkusu gibi cazibe merkezlerini tahrik edici bir özelliği de içinde barındırıyor. Ortamın getirdiği gaflet hali ile kişinin şehvet ve arzuları, dinin ve fıtratın belirlediği yön ve hedefler bakımından insanlarda parçalanma ve kendi öz benliğine (fıtrat) yabancılaşma yaşatmaktadır. Toplumsal yaşamın ortaya çıkardığı bu olumsuzlukları ortadan kaldırıp ahenk ve bütünlük içinde bir toplumsal yaşamın sağlanması; bireylerin bir takım esaslar çerçevesinde birleşmelerini gerekli kılmaktadır.

 

Kur’ân hem insanın kendi benliğinde meydana gelen sonsuz çeşitliliği ve bunun sebep olacağı parçalanmayı ve hem de dil, ırk, nesep ve kültür farklılığının doğurduğu ihtilafı, yaratılış amacı doğrultusunda aşkın bir değer aracılığıyla vahdete dönüştürür. Bu değer ise imandır. İman sadece Allah ile insanın kalbî derinliği arasında gelişen ve gerçekleşen salt ruhî bir hadise olmayıp aynı zamanda yansımaları itibariyle, Allah’a iman etmiş bireyleri birbirine bağlayan bir râbıta olarak yaşam kalıpları içinde belirginlik kazanan bir yapıya sahiptir.

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”(30)

Ayetinde de ifade edildiği üzere bu bağ, toplumsal vahdeti bir anne-babanın çocukları arasındaki kardeşlik bağı düzeyinde gerçekleştirir.(31) Böylece imanın bireyleri birbirine bağlamadaki en önemli işlevi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tevhid inancı, sadece bir inanç esası değil aynı zamanda İslami yaşam tarzını da ortaya koyan ilkeler bütünüdür. İman ortak paydasında bütünleşmeden kurulan bir toplum yapısının temel özelliği Allah’a imanda birlik ve sağlamaktır. Tevhidin özünü teşkil eden imanda birlik, insan için kuvvetli bir istinat noktası oluşturur. Öyle ki bu güç ve kuvvete nispetle Allah’a inanmayanların ruhsal hali arasında dağlar kadar fark vardır. Şu ayet, imansız kişinin nasıl “aciz, zavallı, parçalanmaya” maruz bir vaziyette oluşunu göstermektedir:

Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi.”(32)

Bu ayette, inançsızlık hiç bir metaneti olmayan, yok olamaya mahkûm bir “örümcek ağı”na benzetilmiştir.  Çünkü

Sen onları birlik halinde sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağındır.”(33) Ayetinde de vurgulandığı üzere süflî değer ve hedefler etrafında toplanmak bir vahdet halini değil bir çıkar ve menfaat birlikteliğini ifade eder. Müşterek menfaatin ortadan kalkmasıyla, vahdet gibi görünen durum da yerini bozulma ve dağılmaya bırakır. İman aracılığıyla bir takım aşkın ilkeler üzerine inşa edilen vahdet bilinci ise çıkara dayalı ve değişken unsurlardan etkilenmeksizin varlığını evrensel düzeyde koruyabilir.(34) Allah’a ve O’nun elçisine itaate odaklı olan bu vahdet hâli:

Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(35),

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler…”(36) Ayetleriyle belirtilmektedir. Dolayısıyla “Allah’a iman” mü’minler arasında kuvvetli bir birlik bağı olarak kendini hissettirir. Bu vahdetin kaynağı Allah’a ve Resulüne iman ve teslimiyettir.

 

  1. Tevhidin Ferdi Hayata Yansıması

Şahsiyette vahdet, toplumsal vahdetin temelidir. Çünkü toplum, büyük oranda o toplumun bireylerinin şahsiyetlerinde barındırdıkları erdemlerin ete kemiğe bürünmesinden ibaret bir “vücut”, birey ise bu vücûdun temel yapı taşı olan “hücre” konumundadır. Vücûdun sıhhati ise bizzat her bir hücresinin sağlıklı olması üzerine temellenen bir âhenk ve bütünlük hâlinden ibarettir. Bundan dolayı Kur’ân öncelikle bireyin ruh dünyasını, yaratılışının anlam ve gerekleri çerçevesinde yapılandırarak “şahsiyette vahdet”i tesis eder.(37)

Ancak İslam dini ferdiyetçi değildir. Bireyi putlaştırıp toplumu yok sayarak dengeyi bozmaz. O sadece toplumcu da değildir. Bireyin hak ve hukukunu topluma feda etmez. Onu bir fert olarak ele alır, sık sık her nefsin kendi hesabını kendisinin vereceğini hatırlatır.

İslam ferdiyetçiliğinin temel esprisi ferdin bölünüp parçalanmamasıdır. İnsan tek bir denge üzerinde yaratılmıştır. Bunu da şu ayet açıklamaktadır:

Ey insan, seni kerim olan Rabbine karşı aldatıp asi eden ne? O ki seni yarattı, seni tesviye ederek bir düzene soktu, (duygu düşünce ve eylem düzleminde) seni dengeledi. Seni istediği surette terkip etti.”(38)

Allah’ın insan üzerinde yarattığı bu muazzam dengeyi göz ardı edip insanı yalnız duygu, yalnız düşünce ya da yalnız eyleme hasreden tüm inanç ve ideolojiler tevhidin fert üzerindeki yansımasını yok eden inanç ve ideolojilerdir. Onların hedeflediği insan tipi de, parçalanmış, bölünmüş, bu parçalanma ve bölünme sonucunda kimlik ve kişilik kaybına uğramış şahsiyetsiz insan tipidir.(39)

Tevhid inancının öngördüğü insan tipi ise muvahhid insan tipidir ki o; Allah-insan, insan-evren, insan-eşya ve fert-toplum ilişkilerini tevhidi dünya görüşünün ön gördüğü şekilde bir nizam ve intizam üzere düzenleyen bir sistemdir.

Muvahhid insan, dünyadaki varoluş amacına uygun olarak hem yaşadığı dünyaya hem de fani âleme uygun hareket eden, bu minvalde insanüstü değerler manzumesinin oluşturduğu tevhidi, dünya ve ahiret düşüncesini içselleştirmiş kimsedir.

Muvahhid insan, kendi içsel bütünlüğünü şeytana, nefse, topluma, çevreye ve aykırı kültürlere parçalatmayıp; duygusuyla düşüncesi, düşüncesiyle hayatı, inancıyla yaşantısı arasında çelişki olmayan yekpare insandır.(40)

Neticede tevhid; imanda birlik, insanda birlik, toplumda birlik, güç ve hükümde birlik, evrende birlik ve dirliğin diğer adı olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Kaynak: Abdurrahman Hakan KARAYILAN, “KİŞİSEL GELİŞİM SİSTEMİNİN KELÂM İLMİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ” Harran Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2015.

 

Dipnotlar:

[1] İbn Manzur, Celalüddin Muhammed b. Mukrim, Lisanu’l Arab, Dar’u Sadır, Beyrut, Cilt III, 1968, s. 446; Asım Efendi, Kamus Tercümesi, İstanbul, Bahriye Matbaası, Cilt II, 1305, s. 48.

2 Rağıb el-Isfahanî, Müfredât, çev. Abdulbaki Güneş ve Mehmet Yolcu, İstanbul, Çıra Yayınları, 2010, s. 91.

3 Suat Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyet, İstanbul,  Kayıhan Yayınları, 1997, s. 142.

4 Bakara, 2/255.

5 Hac, 22/31; Uludağ, s. 154.

6 Mü’min, 40/65.

7 Hadîd, 57/4-6; Uludağ, s. 154.

8 Hadîd, 57/3.

9 Bakara, 2/258.

[1]0 En’am, 6/3.

[1]1 Sad, 38/65-66.

[1]2 Âl-i İmran, 3/18.

[1]3 Fatiha, 1/3.

[1]4 Bakara, 2/255.

[1]5 Haşr, 59/22.

[1]6 İhlas, 112/4.

[1]7 Rahman, 59/29.

[1]8 Neml, 27/65.

[1]9 Araf, 7/180; Haşr,  59/24.

20 Hûd, 11/6.

21 Mü’min, 40/1-3.

22 Ebu Hanife, s. 52.

23 Muammer Esen, “Hz. İbrahim’in İmanı ve Tevhid Mücadelesi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S.52:2, 2011, s. 111-128.

24 Zeki İşcan, Muhammed Abduh’un Dini ve Siyasi Görüşleri, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1998, s. 89.

25“Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedirler…” Hac, 18/22; Nahl, 16/49; R’â’d, 13/15.

26 “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder…” İsra, 17/44; Nûr, 24/41; Hadîd, 57/1; Haşr, 59/1; Cum’a, 62/1.

27 “Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na teslim olmuş iken…” Âl-i İmrân, 3/83.

28 Pişgin, s. 24.

29 Pişgin, s. 25.

30 Hucurat 49/10.

31 Pişgin, s. 34.

32 Ankebut, 29/41.

33 Haşr, 59/14.

34 Pişgin, s. 35.

35 Enfâl, 8/46.

36 Tevbe, 7/71; Nisâ, 4/59.

37 Pişgin, s. 27.

38 İnfitar, 7-8.

39 Mustafa İslâmoğlu, Îman, İstanbul, Denge Yayınları, 1998, s. 122.

40 İslâmoğlu, s. 123.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: