Son Dakika
20 Ekim 2017 Cuma
24 Temmuz 2017 Pazartesi, 08:30

Tartışma Kültürü   Yazımızın konusu; okullarda bir başkan gözetiminde, belli kurallar dahilinde, önceden belirlenen bir konunun bazı kişiler tarafından “tez„ ve  “antitez„ olarak ele alınması olan edebî türden ziyade, günlük hayatta sık sık karşılaştığımız, hemen hemen her zaman ve her yerde tanık olduğumuz tartışmalar olacak. Zira bir edebi tür olan tartışmada  öyle yanlış ve yapılmaması […]

Tartışma Kültürü

 

Yazımızın konusu; okullarda bir başkan gözetiminde, belli kurallar dahilinde, önceden belirlenen bir konunun bazı kişiler tarafından “tez„ ve  “antitez„ olarak ele alınması olan edebî türden ziyade, günlük hayatta sık sık karşılaştığımız, hemen hemen her zaman ve her yerde tanık olduğumuz tartışmalar olacak. Zira bir edebi tür olan tartışmada  öyle yanlış ve yapılmaması gereken konuşma ve davranışlara fazla rastlamıyoruz. Asıl yakındığımız; tuhafımıza giden ve olmasını dilediğimiz, televizyonlarda ve salonlarda siyasilerin ve bilim adamlarının yaptığı tartışmalar.

Bilindiği gibi tartışma;  karşımızdakinin duygu, düşünce ve görüşlerini değiştirmek amacıyla yapılan konuşma demektir. Karşıt düşüncelerin çürütülmesi esasına dayanır. Amaç; gerçeğe ulaşmak, doğruyu ortaya koymaktır. Her konuda yapılabilir. Daha çok, bilgi ve belgelere dayanır. Duygusallıktan uzak bir söz düellosudur. Günlük hayatta ailede, komşular arasında, çarşıda- pazarda, iş yerinde, toplu taşıma araçlarında, televizyonlarda sıkça karşılaştığımız bir durum.

Son zamanlarda teknolojinin, dijital dünyanın hızına paralel olarak sanki insanlar da daha aceleci, daha sabırsız olmuş gibi. Özellikle sürücülerde daha fazla görülmekte bu acelecilik ve sabırsızlık. Kural ihlalleri (hatalı sollamalar, kırmızı ışıkta geçmeler) çığ gibi yayılmakta. Birbirinin hakkına saygı duymadan yapılan haksızlıkların haddi hesabı yok. Bunun sonunda da münakaşalar, çekişmeler, küfürleşmeler… Yetmedi, kavgalar ve dövüşe, hatta cinayetlere kadar gitmesi…

Televizyonlardaki tartışmalara dikkat ediyor musunuz? Birkaç kerli fenli siyasî veya akademik  kariyer sahibi kişi, seksen milyon insanın karşısına çıkmış tartışıyorlar. Gayet güzel. Önceleri yavaş, sakin, medeni bir biçimde başlayıp bir süre devam ediyor. Ancak zaman ilerledikçe konuşmaların seyri değişiyor. Sabırla dinlemenin yerini, söz kesmeler ve müdahaleler alıyor. Normal ses tonu, yerini bağırıp çağırmaya terk ediyor. Bilimsel kanıtlar, bilgi ve belgeler; yerini baskı ve şiddet içeren tehditlere, anlamsız sözlere bırakıyor. Genel konuşmanın (konunun) yerini, kişisel ve özel sataşmalar alıyor. İşin içine el kol hareketleri karışıyor. Oturulan yerden ayağa kalkmalarla devam ediyor. Ondan sonrası malûm: Masanın üstüne çıkmak, masada bulduğu eşya, araç-gereçleri karşısındakine fırlatmak. Olmadı; tekme, tokat… Birbirlerinin gırtlağına sarılmak. Kulak, bacak ısırmak vb… Bir siyasetçiye, bir akademisyene, eğitim-öğrenim görmüş medenî  bir insana hiç de yakışmayan davranışlar… Sonunda toplantıya ara vermeler, çay molaları, reklamlar… İzleyicileri üzen, hayal kırıklığı yaşatan fevrî davranış ve eylemler gençlere, çocuklara hiç de örnek olamayacak  yanlışlar… Oysa, işin özüne inildiğinde bunların hiç biri ile sonuç alınmadığı, hiç kimsenin inandırılıp ikna edilmediği de ortada… Bağırıp çağırmayla, kırıp öfkelenmekle, tehdit ve kaba kuvvetle kim kimi ikna edebilir?.. Hiç kimse.

Öyleyse yapılacak olan nedir? Gayet basit: Mademki siz oraya birbirinizi, dolayısıyla da bizi ikna etmeye, bilmediklerimizi kanıtlamaya, belge ve bilgilerle bir şeyler öğretmeye çıktınız; her şeyden önce sabırlı olacaksınız.  Önce dinlemeyi bileceksiniz. Karşınızdaki hoşunuza gitmeyecek, size ters gelen bazı yanlışları da söylese, sabrederek sonuna kadar dinleyeceksiniz. Bu arada katılmadığınız, size ters gelen iddia ve eleştirileri not edeceksiniz. Karşınızdakinin sözünü asla kesmemelisiniz. Nasıl olsa biraz sonra söz sırası, size de gelecek. O zaman  bilginizi, belgelerinizi, iddialarınızı yavaş yavaş, tane tane, heyecanlanmadan ortaya koyarsınız. Hiç merak etmeyin, en büyük hakem olan millet=dinleyiciler her ikinizi de dinlemekte. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna; kimin doğru, kimin yanlış konuştuğuna o büyük hakem karar vereceğine göre bağırıp çağırmanın, kızıp öfkelenmenin, el-kol hareketlerinin, bir şeyler fırlatmanın, birbirinizin gırtlağına sarılmanın alemî var mı?

Birlik-beraberliğe, sevgi ve saygıya, paylaşmaya, dostluğa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Düşüncemizi zorla, hakaretle, kavga ve dövüşle kimseye kabul ettiremeyiz. Kendimizden küçüklere, karşımızdakilere iyide ve güzelde örnek olmak gibi bir görev ve sorumluluğumuz var. “Allah’ın yapısı„ olan kalbi, kalpleri kırmak da neyin nesi?..  Şunları hiç unutmamamız gerekir:  Dinlemeyi bilmeyeni, dinlemezler, Dilimizi tutmak, öfkemizi yutmak bir erdemdir. Boş konuştuğumuzda, gerçekler kuru gürültüye mağlup olur. Münakaşa etmeyi bilmeyenler kavga eder. Kuru gürültüye mağlup olur. Münakaşa etmeyi bilmeyenler kavga eder. İki dinleyip bir konuşmalıyız. Zira konuşmak bir ihtiyaçsa, susmak da bir sanattır. Fazla konuşarak, tartışmayı kavgaya çevirerek pişman olmaktansa susmayı bilmekte yarar var. Unutmayalım; sabrın sonu selamettir ve Allah, sabredenlerle beraberdir.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: