01 Kasım 2016 Salı, 08:05
Zeynel Karataş
Zeynel Karataş [email protected] Tüm Yazılar

Tanımların Sınırları İle Oynadılar

Tanımların Sınırları İle Oynadılar Medyanın yoğun yönlendirmesi altında kalan insanlar, günlük hayatta sıkça kullanıp karşılaştığı terim ve kavramları ne kadar tanımlayabilir. Hayatı kuşatan terim ve kavramlar doğru yere konuşlandırılıyor mu? Amerika, batı medeniyeti, politika ve eğitim gibi daha birçok kavrama ayrı açıklamalar yakalamak mümkündür. Küresel ölçekte bilinen tüm tanımların genişlediği/geliştiği/değiştiği bir çağı yaşıyoruz. Başta küresel […]

Tanımların Sınırları İle Oynadılar

Medyanın yoğun yönlendirmesi altında kalan insanlar, günlük hayatta sıkça kullanıp karşılaştığı terim ve kavramları ne kadar tanımlayabilir. Hayatı kuşatan terim ve kavramlar doğru yere konuşlandırılıyor mu? Amerika, batı medeniyeti, politika ve eğitim gibi daha birçok kavrama ayrı açıklamalar yakalamak mümkündür.

Küresel ölçekte bilinen tüm tanımların genişlediği/geliştiği/değiştiği bir çağı yaşıyoruz. Başta küresel ölçek tanımı; ulaşılmaz/ilgilendirmez sınırlar anlamına gelmemektedir. Küresel ölçekte tarayıcı zekâ bileşenleri, tanımların sınırlarıyla oynamaktadır. İnsan yaşamının her karesine belli merkezlerden pompalanan tanımlar, kaotik bir algı alanı oluşturmuştur. Yeryüzünde terim/kavram/olay/olguları yeniden tanımlayanlar, tanımları anlamaya çalışanlar ve hayatın bu gerçekliğinden bihaber olanlar olarak kliklenmeye başlanmıştır. Aslında bu; global çapta efendilerin iktidarda kalma mücadelesidir. İradesini teslim edenler/iradesi zayıf olanların efendilerin yanında/yakınında/kuyruğunda yer almaları, onları tebaa/tabi/bağımlılıktan kurtarmayacaktır. İlginç bir şekilde efendiye mesafesini koruma mücadelesi/konumunu kaybetmeme çabası, trajikomik sahneler yaşatmaktadır. Kaybedilen konumdan dolayı yeni efendi arayışları; feodal yapının maraba hayatını anımsatmaktadır.

Gelişen olayları/olguları tanımlamadan, açıklamaları beklemeden/dinlemeden anlamaya çalışmak ona göre konum almak mağlubiyetin habercisidir. Aynı coğrafyada, farklıymış gibi görünen, iç içe gelişen olayların birbirleri ile ilintisi anlamlandırılmalıdır. Ayrık, parçalı olan olayların analizi değil sentezleri yapılmalıdır. Kurgulanan denklemin tamamını görmeden işlemin parçaları ile sonuca ulaşılamaz. Olanları anlamak için yapılan yön/açı değişimleri; tepeden görünüme/tamamına bakamadığımız anlamına gelir.

Küresel ölçekte dinamik hayatın öznesi olamayanlar, rasyonel düşüncenin sınırlarında kalarak kendilerini koruyabilmelidir. Dinamik olan sosyal/kültürel/siyasi/ekonomik… hayatların içinde statik kalmak, dün-de kalmak; var olabilmenin önündeki en büyük engeldir. Popülist/hamasi/günü kurtarma girişimleri süreci hedeften uzaklaştıracaktır. Enaniyet ile yüklenmiş hissi davranış ve söylemler, öfkeyle yoğrularak sosyal hayatı zehirlemektedir. Birlikteliğe mahkûm ve mecbur olanların birbirleri ile boğuşmaları anlamlı değildir. Küresel güçlerin ihtiyaç üzerine mikro düzeyde kayan eksenleri, yerel duruşları sarsmamalı, karşı karşıya getirmemelidir. Küresel güç olarak görünenlerin “diğer dünyayı” ne/nasıl görüp tanımladıkları gözden kaçmamalıdır. İhlas içinde bilimsel çalışmalar umutsuz vakalara alternatif çözümler sunacaktır. Öz dinamik yapıyı sağlayacak bileşenler buluşturularak güç kaçakları önlenebilir. Aynı kaderi paylaşan/paylaşacakların, kesişim alanlarında sağlanacak güç ile geleceklerini kurabilir/koruyabilirler. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Coğrafyada kutup bölgelerine yakın denizlerde aysberg (buzdağı) kütleleri bulunur. Ana buzul örtülerinden kopan bu kütleler, açık denizlere sürüklenir.  Aysberglerin en önemli özelliği; kütlenin sadece 1/7’sinin yüzeyde görünmesidir. Buzdağları seyir halindeki gemilerle çarpışma risklerinden dolayı denizcilerin korkulu rüyasıdır. Aysbergin coğrafi tanımına, siyasi literatürde ayrı bir anlam yüklenmiştir. Devletlerin stratejik politikaları aysberglere benzetilir. Stratejik bu politikaların asıl kütlesi görünmeyen derinliklerdedir. Stratejileri Yerel ölçek sınırlarında kalanların, aysberg tarzı izlemlere karşı şansları düşüktür. Coğrafi bir olay olan buzdağlarının yüzüşü, sıcak denizlere kadardır. Stratejik politikaları ile uzak diyarlarda boy gösterenler, ısınan ortamlarda konumlarını varislere bırakırlar. Varisler onlara kazanım kargolarken kendi kayıplarına kutsiyet anlamı yükleyerek avunurlar. Sonrası, kendini devlet/ülke/örgüt zannedenler küresel güçlerin sadece uzak uydularıdır. Bu gelişme stratejik politikaların bir uzantısıdır ama kimse bunu böyle tanımlamaz. İşte Ortadoğu tam da bunu yaşamaktadır.

Jeopolitik konuma, genç ve yoğun bir nüfusa, köklü bir tarihe sahip olmak kimseyi güçlü yapmıyor. Önemli bir coğrafi konumda, zengin yeraltı kaynakları üzerinde bulunmak güçlü olmayı zorunlu kılar. Kalıcı üstünlük için; ekonomik, politik, askeri ve teknolojik alt yapının sağlam olması gerekir. Ortadoğu’nun edilgen/bağımlı ülkeleri, kendi aralarında birbirlerini tamamlayarak gerçek bir koruma, stratejik bir politika geliştirebilirler. Aynı coğrafyanın, medeniyetin parçaları olan bu ülkelerin, karşılıklı birbirlerine atfen geliştirdikleri tanımlar ayrışmayı kolaylaştırmaktadır. Haksız, işgalci, terör destekleyicisi suçlamaların yoğunlaşması emperyal müdahillerin işini kolaylaştırmaktadır.

Hak nedir? Haklı kimdir? Terör nedir? Terörist kimdir? Taraf olmanın sınırları nerede başlar/biter? Ve daha birçok kavram, farklı açılardan ayrı tanım ve anlamlar kazanmıştır. Devletlere karşı bireylerin haklı olduğu, illegal örgütler kadar devletlerin teröristçe girişimleri ne zaman-nerede taraf olma kavramına itibar kaybetmiştir. Bütün Müslüman ülkeler bu tanımlarla itham edilirken İsrail bunların neresindedir diye düşünen var mı?

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: