23 Kasım 2016 Çarşamba, 07:10

Taklit-Özenti

 

Yapılan araştırmalara göre insanlar, doğuştan olgunlaşma çağına kadar sürekli bir maddî ve manevî değişim ve gelişim içindedirler. Bilim insanları fizikî olgunluk yaşı olarak 23’ü, akıl olgunluk yaşı olarak 33’ü, kalp olgunluk yaşı için de 40 yaşlarını işaret etmektedirler. Bu dönemler, birtakım bedensel ve ruhsal yapıların artık olgunlaştığını gösterir. Ancak bu; insanoğlunun her türlü gelişme ve değişiminin durduğu, doruğa ulaştığı anlamına gelmez. Zira değişim, olgunlaşma ve kendini yenileme, beşikten mezara kadar devam eden bir süreçtir. Tıpkı, atalarımızın, “öğrenmenin yaşı yoktur.” dedikleri gibi…

Sosyal bir varlık olarak hepimizin, her insanın özünde (genlerinde) “beğenmek, beğenilmek, güzel ve şık görünmek, takdir edilmek…” vb. duygular vardır. Bu nedenledir ki günlük zamanımızın bir bölümünü aynalara ayırırız. Süslenmek, makyaj yapmak için bütçemizden de bir miktar para ayırırız. Bunlar; her insanın yaptığı, yapması gereken alışkanlıklardır. Keza; hem içimizi, hem dışımızı temiz tutmak, aynı zamanda dinimizin de emridir. Buraya kadar her şey yerinde ve normal…

Bir de taklit ve özenti denen sıkıntılı sosyal sorunlar var ki asıl üzerinde durulması gereken de budur. Bir kişinin; kabul edilebilir bir izahı ve mantığı olmadan bilinçsizce başka bir kişiye benzemesine, benzemeye çalışmasına taklit=özenti diyoruz. Bu durum; özellikle kapitalist toplumlardaki toplum mühendislerinin bilerek geliştirdiği, aşılamaya çalıştıkları bir kandırmacadır. İster kişisel, ister toplumsal bazda olsun taklit ve özentinin; kendini ifade edememekle, az gelişmişlikle yakından ilgisi vardır. Ancak özenti ile esinlenmenin farklı şeyler olduğu, birbirleriyle alakalarının olmadığı da unutulmamalı.

Batılı sözüm ona sanatçıların ve sporcuların son yıllarda dikkat çekmek amacıyla giyim kuşamlarında, saç sakal tıraşlarında yaptıkları anormal ve anlamsız değişiklikler, bize moda diye yutturulmaya çalışılmış ve maalesef anında gümrüksüz olarak sınırlarımızdan içeri girerek işlerlik ve kullanırlık kazanmıştır. Sanatçı(!) ve sporcu(!) kesimleriyle başlayan ve moda mazereti ile yaygınlaşan bu davranışlar, yazılı ve görsel birtakım basın tarafından da desteklenince hızla yayılmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak bazı gençlerde garip, yakışmayan, tuhaf saç modelleri; Peygamber Efendimizin yasaklamasına rağmen ellere, kollara, omuza, ayaklara, göğüs boşluğuna, boyuna yaptırılan dövmeler; kulaklara, buruna, kaşlara takılan pearsingler, mağazadan alınıp eve getirilince bilerek birçok yerinden makas ve jiletle kesilip doğranan kot pantolonlar daha neler neler…

Gençlerimizin yaşları itibarıyla moda denen bu olguyu izlemeleri, uygulamaya çalışmaları bir noktaya kadar normal ve anlaşılabilir bir durumdur. Ancak bunun mantıklı bir izahı ve açıklaması olmalı. Aşırı olmamalı. Bir ölçüsü, haddi hududu olmalı. Giyim kuşamımızla modayı, Batı’yı izlerken asla onların körü körüne taklitçisi olmamalıyız. Hele hele hâl ve hareketlerimizle, kişiliğimizle, benliğimizle, Müslüman-Türk kimliğimizle asla ve asla onlara benzememeliyiz. Onlara benzeyelim derken onlardan olmak gibi bir yanlışın içine kesinlikle düşmemeliyiz. Bu; geçici bir heves, bir dönemle sınırlı bir arzunun ötesine geçmemeli. Yaşayış tarzımızı, özgün kimliğimizi değiştirmesine izin vermemeliyiz.

Müslüman-Türk gençlerinin; manevi değerlerden yoksun, materyalist Batı’yı taklit etmesine, onlara özenmesine gerek de yoktur. Elhamdülillah biz her ama her bakımdan zengin olan geçmişimizle, tarihimizle, kültürümüzle, büyüklerimizle buna hiç de ihtiyaç duymayacak bir milletin mensuplarıyız. Bilimde, sanatta, yönetimde, sporda, dinde, bütün ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda dünya çapında örnek alacağımız büyüklerimiz varken neden Batı’yı taklit edelim ki?.. Atatürk’ün, Alpaslan’ın, Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, H.Bektaş Veli’nin, Nene Hatun’un torunlarına Batı’yı taklit etmek yakışır mı?..

Mümkün olsa da bir anket vasıtasıyla kamuoyuna (özellikle gençlere) şu basit dört beş soru sorulsa, acaba sonuç nasıl çıkardı?

Sorularımız şunlar olsun:

  1. Gerçek bir sanatçı; sahneye palto, manto, pardösü, kaban, anorak, kot pantolon ile çıksın mı çıkmasın mı?
  2. Gerçek bir sanatçı; sahnede bot, çizme, spor ayakkabısı giysin mi giymesin mi?
  3. Gerçek bir sanatçı; kaşına, dudağına, burnuna, kulağına pearsing taksın mı takmasın mı?
  4. Milli bir sporcu; saçlarını akıl almaz, gülünç, yakışmayan değişik biçimlere soksun mu sokmasın mı?
  5. Sahnede başının üstünde topaç gibi dakikalarca dönmede bir estetik var mıdır? Buna sanat denir mi denmez mi?
  6. Mikrofonu burnuna, gırtlağına dayayarak birtakım garip sesler çıkarmanın sanatla, estetikle alakası var mıdır, yok mudur?

Bu sorulara bilinçli, kişilik sahibi, Müslüman-Türk gençlerinin verecekleri cevapları ve so nucunu ben hiç ama hiç merak etmiyorum. Acaba merak edenler var mıdır?..

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
%d blogcu bunu beğendi: