21 Kasım 2016 Pazartesi, 08:07
Hamza Çelenk
Hamza Çelenk [email protected] Tüm Yazılar

Son Yağmurdan Sonra

Son Yağmurdan Sonra   Yağmur sonrası ebemkuşağının renklerini taşıyor yılgınlıktan kurtulan hayallerimiz. Çünkü kendilerinde, ne revan koşmayı unutan kısraklar gibi yürümeyi unutuyor insan, ne de ayaklarında biriken yürüyememe ıstırabını taşıyor içinde. Ancak konaklanır hâkim tepelere, temaşa eder tüm sevap ve günahıyla şehri. Her caddesi bir zamana vurgundur düne tanıklık eden şehirlerin. Kim bilir bu şehirde […]

Son Yağmurdan Sonra

 

Yağmur sonrası ebemkuşağının renklerini taşıyor yılgınlıktan kurtulan hayallerimiz. Çünkü kendilerinde, ne revan koşmayı unutan kısraklar gibi yürümeyi unutuyor insan, ne de ayaklarında biriken yürüyememe ıstırabını taşıyor içinde. Ancak konaklanır hâkim tepelere, temaşa eder tüm sevap ve günahıyla şehri.

Her caddesi bir zamana vurgundur düne tanıklık eden şehirlerin. Kim bilir bu şehirde de zamana vurgun caddeler vardır. Gezmişlerdir esmer delikanlılar yüreği yarıp giden derenin kenarında.

Hangi şöminenin başında eski zamanlarda kalan masallar dinlemişlerdir büyüklerinden. Aşk hikâyelerinin ardında inlemişler. Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu, Ahmedê Xane’nin Mem-ı Zin’ini öğrenmişlerdir. Belki de biri söylenmiştir kendi kendine “Neden Leylalar zalimdir”?  Mecnun’dan bir damla düşmemişler midir yüreklerine. Neden Leylalar kırılgan zamanların mimarlarıdır. Mecnunlar ise avare.

Bir zaman haki bir yürekte oturmuş bilinmeyen bir zamanda kalan bir mekâna. Her saat zonkladığında kulede o, derin dalmış. Bulutsu bakmış uzaklara. Yeni bir şehir, başka figürler yerleştirmiş hayal dünyasına. Bir şair çalmış usulca haki yüreğin hayallerini. Heybesinde ne varsa dökmüş önüne kâhinlerin. Yorumlamış bir kâhin martıların iniltilerini. Özetlemiş denizin serseri serseri kıyıya vuran dalgalarını.

Bir ihtiyar sandal çekiyormuş ve nasırlaşmıştır elleri. Ağzında kaçak bir cigaradan savrulur havaya duman. Sessizce bırakır ihtiyar, derin denize dertle ördüğü ağlarını.  Bir karartı belirir uzakta. İki nesne… İki beden… İki yürek… Tutuşmuşlar el ele dalgalar eşliğinde. Biri haki bakışlı delikanlı, Anadolu kadar muzdarip. Diğeri tarihin her milletinden özellik barındıran bir afet. Mezopotamyalı mı deseydi selvi boyu ve kıvrak yanına? Asya’dan kopup gelen bir ceylan mı deseydi çekik gözüne? Hitit masallarındaki bir peri mi? Yoksa Eski Yunan’dan bir aşk tanrıçası mı?

Kâhin anlattıkça şair utanmış şairliğinden. Böyle ihanete dayalı mıydı yazdıkları dizeleri şairlerin? Şair tutulur muydu büyüye? Yorumlatır mıydı namahrem sırlarını esmer delikanlıların?

Utandı şair… Utandı bakışı… Utandı dizeler… Nasıl çaldım bakışlarını usulca haki yüreklinin dedi. Sürgün yeri oldu Ilgaz kendisine. Meşelere, gürgenlere anlattı ihaneti. Uzaklaştı kınalı keklikler, kaçtı ceylanlar, bülbül aşiyana uğramaz oldu, küskün bir bakış yolladı ağaçlar, kısrakların ayakları tutuldu, incir kuşu unuttu nağmeleri, çağlayanlar kurudu ve susuz kaldı şehre hayat veren dere, tarif edemez oldu yol bilenler şehri. Ortasında bir dere geçer demekle yetindi dilleri.

Bir ağaca kazıdı şair “hayaller hakikat yolunun basamaklarıdır” diye. Tılsım bozuldu, serbestçe uçtu kınalı keklikler… Nağmeleri sıraladı incir kuşu… Bülbül döndü aşiyanına.

Bir yağmur çiseledi tekrar ebemkuşağının ardından. Uyandı haki yürek derin uykudan. Her şey yalan dedi. İhtiyar balıkçı da, aklımı başımdan alan afet de, şair de, her şey yalan. Yalnız bir gerçek var… Şimdi yaşanan an.

 

 

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: