Son Dakika
24 Ekim 2017 Salı
09 Haziran 2017 Cuma, 10:35

Soba   (Gerçek bir hikâye) Üç dört yıldan beri ülkelerinde devam eden iç savaş nedeniyle yerlerinden ayrılmış, diğer binlerce mülteci gibi Türkiye’ye sığınmışlardı. Anne, baba ve üç çocuktan oluşan bir aileleri vardı. On üç yaşındaki Ali, ailenin büyük çocuğuydu. Onu; on ve sekiz yaşlarındaki kız kardeşleri takip ediyordu. Bir yıl kadar Maraş’taki bir kampta misafir […]

Soba

 

(Gerçek bir hikâye)

Üç dört yıldan beri ülkelerinde devam eden iç savaş nedeniyle yerlerinden ayrılmış, diğer binlerce mülteci gibi Türkiye’ye sığınmışlardı. Anne, baba ve üç çocuktan oluşan bir aileleri vardı. On üç yaşındaki Ali, ailenin büyük çocuğuydu. Onu; on ve sekiz yaşlarındaki kız kardeşleri takip ediyordu. Bir yıl kadar Maraş’taki bir kampta misafir edilmişlerdi. Buradaki okula devam ederek meramlarını anlatacak kadar Türkçe öğrenmişlerdi. Ankara’ya, kendilerinden bir yıl önce gelip yerleşen akrabaları Mustafa’nın önerisi üzerine gelmişlerdi. Mahalle ve sokak aralarındaki çöplerden kâğıt, karton, naylon, plastik ve cam toplayan Mustafa, uzun bir aradan sonra, yıkılmak üzere müteahhide verilen eski bir dubleks ev bularak kendilerini geçici bir süre için oraya yerleştirmişti.

Ailece karaya vurmuş balık gibiydiler. Üç dört günden beri kapıyı açıp dışarı çıkmamışlardı. Akrabaları Mustafa’nın getirdiği ekmek, peynir ve zeytinlerle karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Karı koca bir yatakta, üç kardeş de ayrı bir yatakta yerde yatıyorlardı. Yatakları, Mustafa geçici olarak kendilerine vermişti. Zira onların da bunun dışında başka yatakları yoktu. Kar ve tipi durana kadar belki hayırsever birileri kendilerine bir yatak, yorgan, battaniye getirebilirdi. Bu dondurucu soğukta yataktan, yemekten daha önemlisi, soba idi. Mahalledeki dubleksten bozulup apartmana dönüşen binalar, doğalgazla ısıtılıyordu. Yıkılmak üzere yalnız kalan bu eski dubleks dışında sobalı hiçbir ev yoktu.

Ailenin hiçbir ferdi sabah olsun istemiyorlardı. Zira; sabah demek iş demek, aş demek, geçim demek, nafaka demekti. Bu koskoca şehirde gün boyu ağlamaklı gözlerle birbirlerine bakıyor ve bunu düşünüyorlardı. Çocuklar hastalanmadan bir soba ile biraz yakacak bulmaları lazımdı. Karı-koca günde beş vakit namaza durduklarında ellerini açıp yaşlı gözlerle uzun uzun dua ediyor ve çocuklarının hastalanmamaları için Allah’a yalvarıyorlardı.

Kar ve tipi bütün şiddetiyle devam ediyordu. Sabah namazıyla beraber ailece uyanmış, yatakları topladıktan sonra yer sofrasının etrafında kahvaltı yapıyorlardı. Peynir, zeytin, kuru ekmekle, çaysız olarak karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Tam o sırada bir kapı sesi duyuldu. Evin hanımı Ayşe, merakla ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Sabahın bu erken saatinde, kimseyi tanımadıkları bu koca şehirde kim olabilirdi kapıyı çalan. Başını, yüzünü örterek kapıyı açtı. Yaşlı bir kadın, bir elinde büyük bir tepsi, diğerinde bir termosla kapıda duruyordu. Tepsi; reçel, bal, peynir ve böreklerle doluydu. Termosta da az önce demlediği çay vardı.

—Selamünaleyküm komşu! İçeri girebilir miyim?

—Aleykümselam teyze! Ehlen, ehlen! Buyur gel.

Birlikte içeri girdiler. Doğruca yer sofrasının başına gelip oturdular. Fatma teyze tepsiyle getirdiklerini birer birer yer sofrasına koyup dizdi. Poşetteki metal bardakları çıkardı. Termostaki çaydan doldurarak ikram etti.

—Haydi bakalım, afiyet olsun. Bugün davetsiz misafirinizim. Bitişik apartmandaki giriş katında oturuyorum. Komşuyuz. Üç dört gündür geldiğinizi gördük. Kocam hasta olduğu için gelemedim. Kusura bakmayın. Dün oğlum ve gelinim geldiler. Bu gece bizdeydiler. Sizden konuşunca bana çok kızdılar. “Nasıl olur da dört beş günden beri gidip kapılarını açmazsın?„dediler. İşte ben onun için geldim. Kahvaltıyı beraber yapacağız. Olur mu?

O zamana kadar kimseden çıt çıkmamış, herkes şaşkın ve meraklı gözlerle Fatma teyzeyi dinliyordu. Çocuklar; aylardır, belki de yıllardır görmedikleri böyle bir kahvaltıyı büyük bir iştahla yaparken, ara sıra da Fatma teyzenin ağzına bakarak söylediklerini anlamaya çalışıyorlardı. Gözlerine inanamıyorlardı. Bu fırtınalı, karlı kış gününde, bu koca şehirde, sabahın bu saatinde kimdi bu yaşlı teyze? “İyilik meleği„ dedikleri bu muydu acaba?.. Bu kez evin reisi Ahmet cevap verdi Fatma teyzeye:

—Olur, ne demek teyze? Başım gözüm üstüne! Ehlen ve sehlen! Hoş geldin. Allah razı olsun.

—Allah sizden de razı olsun. Önce kahvaltımızı yapalım. O zamana kadar oğlumla gelinim de bizim bodrumdaki eski dubleksten kalan sobamızı getirip kuracaklar.

Ahmet’in gözleri açıldı birden bire soba sözcüğünü duyunca. Kulaklarına inanamıyordu. Yanlış mı duymuştu yoksa! Emin olmak istiyordu:

—Soba dedin değil mi teyze?

—Evet oğlum, soba dedim. Sizin sobanızın olmadığını biliyorum. Bizim de dört beş yıldır bodrumda duran bir sobamız var. Üç dört torba da kömür. Öyle duruyordu. Demek ki size kısmetmiş. Biraz sonra oğlumla gelinim getirip kuracaklar.

Ahmet rahatlamıştı. Yanlış duymamıştı. Fatma teyze; sobadan, kömürden bahsediyordu. Sevincinden ağlamaya başladı. Bir ara karısı ile göz göze geldi. O da ağlıyordu. Hem ağlıyor, hem de dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyordu. Belli ki dua ediyordu gene. Böyle zamanlarda en büyük ilaç dua değil miydi? Böylesi durumlarda dua edilmez de ne yapılırdı.

Şimdi herkes daha bir istekle, daha bir iştahla kahvaltısını yapıyordu. Artık neşe dolu, sevinç dolu bir sessizlik hakimdi sofrada. Fatma teyze, ailenin büyüğü ve ev sahibi rolünü başarıyla yerine getiriyordu. Boşalan bardakları dolduruyor, bitirilen böreklerin yerine yenilerini koyuyor, arada da çocukların başlarını okşayarak çekinmeden, rahatça kahvaltı yapmalarına yardımcı oluyordu.

Bu rahatlık ve sessizlik içinde kahvaltılarını yaptılar. Hep birlikte sofrayı ve yerdeki bardak, tabakları topladılar. Bu arada bir kapı sesi daha duyuldu. Fatma teyze:

—Oğlumla gelinimdir. Sobayı getirdiler. Haydi onlara yardım edelim.

Birlikte kapıya yöneldiler. Ahmet, kapıyı açtı. Karı-koca genç iki kişi kapıda duruyorlardı. Bir kömür sobası, yedi sekiz boru, dört beş kömür torbası kapının önünde kendilerini bekliyordu.

—Haydi komşu! Yardım et de içeri alalım. Bu tipide çocukları fazla üşütmeyelim. Hemen kurup yakmamız lazım. Fatma teyzenin oğlu Asım’dı konuşan.

Hemen işe koyuldular. Sobayla boruları büyük odaya, kömürleri de dışarıdaki odunluğa taşıdılar. Büyük bir imece, planlanmış gibi bir iş bölümü vardı. Birbirlerinin dilini tam bilmeseler de o kadar güzel anlaşıyorlardı ki konuşmaya gerek kalmıyordu. Gönül diliyle anlaşıyorlardı. Gözlerle konuşuyorlardı. Gerçek konuşma ve anlaşma da zaten bu değil miydi?

Yarım saat içinde her şey bitmişti. Kurulan soba kömürle doldurulmuş ve yanmaya, odayı ısıtmaya başlamıştı. Çocuklar, sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmış, şok içindeydiler. Bir süre konuşmadan sadece birbirlerine bakmakla yetindi herkes. Ardından Fatma teyze, oğlu ve gelini ayağa kalkıp izin istediler:

—Haydi bize müsaade. Gidelim. Amcanız biraz hasta, o da merakta kalmasın. Gene geleceğiz. Siz rahat olun. Biz sizi yalnız bırakmayız. Konu komşu herkese söyleyeceğiz. Bizim mahallemiz çok hayırseverdir. Sizi perişan bırakmazlar.

Ayşe ile Ahmet, onları kapıda uğurlarken eğilip ısrarla, zorla Fatma teyzenin elini öperken gene ağlamaya başladılar.

—Aman oğlum! Lütfen ağlama. Bak, göreceksin her şey iyi olacak Rabb’imin izniyle. Niye ağlıyorsunuz? Bir kapıyı kapatan Rabb’im, başka bir kapıyı açar inşallah. Haydi bakalım, girin evinize. Hava soğuk. Eviniz soğumasın. Allah’a emanet olun. Biz bu bitişikte bir numaradayız. Bir ihtiyacınız olursa gece gündüz demeyin, mutlaka arayın, tamam mı?

—Tamam, dedi Ayşe. Sağ olun Allah razı olsun. Şükran, şükran!..

Kucaklaşıp vedalaştıktan sonra evlerine döndüler.

Ahmet’le Ayşe, çocuklarının mutluluğunu bir süre ayakta uzun uzun seyrettikten sonra birbirlerine sarılıp uzun süre ağlamaklı halde öyle kalakaldılar. Ardından da birer seccade getirip sererek namaza durdular. Durmadan, dinlenmeden uzun uzun namaz kılıp şükrettiler. Sıcacık odada, sıcacık seccadenin üstünde el açıp durmadan dua ettiler. Damarlarına kan, yüzlerine renk ve can gelmişti. İşin en zor yanı hallolmuş, soğuktan, donmaktan kurtulmuşlardı. Bundan sonrasına da Allah kerimdi. “Bakalım Mevla’m n’eyler? N’eylerse güzel eyler„di…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: