Son Dakika
20 Ağustos 2017 Pazar
28 Mart 2017 Salı, 11:08
Zeynel Karataş
Zeynel Karataş [email protected] Tüm Yazılar

SINIRLAR ÇOKTAN AŞILDI…

SINIRLAR ÇOKTAN AŞILDI… Güneş bugün Adıyaman’a saat 06.18 doğdu. Her nevi hayatın başladığı bir güne haber verdi. Yeni doğan her güneş kimseyi dün gibi bulmadı. Hiçbir varlık “dün gibi” asla olmayacak. Güneş zannedildiği gibi hep aynı zamanda aynı yerden doğmadı. Bütün bir dünya eş zamanlı güneşin doğuşuna şahitlik etmeyecek. Dönen dünya aydınlığı da karanlığı da […]

SINIRLAR ÇOKTAN AŞILDI…

Güneş bugün Adıyaman’a saat 06.18 doğdu. Her nevi hayatın başladığı bir güne haber verdi. Yeni doğan her güneş kimseyi dün gibi bulmadı. Hiçbir varlık “dün gibi” asla olmayacak. Güneş zannedildiği gibi hep aynı zamanda aynı yerden doğmadı. Bütün bir dünya eş zamanlı güneşin doğuşuna şahitlik etmeyecek. Dönen dünya aydınlığı da karanlığı da her varlık için bir döngüye tabi tuttu. İnsan fiziği ile bir yerlerde bir hacim kaplamasının bir önemi olmayacak. Zekâsı ile ulaştığı düşünce dünyasında kendi karanlığını fark edecek, kaç karanlığa güneş olacak… Yer, güneşi her sabah tüm doğallığı ile milyarlarca yıl bozmadan alırken insan tabii olmayı çoktan bıraktı. Yaratılan yapay dünyada; gerçek ile yalan, İyi ile kötü birbirine karıştı.

Fi tarihte Mezopotamya’ya yine bir sabah güneş doğuyordu. İnsan beyninin/aklının tüm sınırlarını kullanan yıllanmış bir insan insanlığa çağrıda bulunuyordu:  “Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. …Size ne oluyor da Allah için bir vakar ummuyorsunuz? … Görmediniz mi Allah yedi göğü, tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? Onların içinde nasıl ayı, bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?” Ancak çok az insan bu sese kulak veriyordu. Geri kalan her şey suya boğuluyordu. Bilginin ve inancın kirlendiği bu çağda düşünce dünyası iflastaydı. Yıllar sonra paklanmış bir dünya bir avuç insanla yeniden doğan güneşe merhaba dedi. İnsanın düşünce dünyasında ürettiği irin; dünyayı defalarca kirletti, acıttı. Çağrı sahibinin yüzlerce yıl yaşaması yetmedi.

Binlerce yıl sonra başka bir tarihte bu defa Mısır’a yine bir sabah güneş doğuyordu. Suda yüzen bir sepete konularak kurtulan bir çocuk, Kutsal Topraklar diye yaya gezinen bir adam; insanlığı ahlaki öğretilere uymaya çağırıyordu: “Başka ilah edinmeyin,… yalan söylemeyin,… Hırsızlık yapmayın, …adam öldürmeyin, diyerek “On Emir” ile ahlakın evrensel sınırlarını belirliyordu. Ancak insanlık bir akıl tutulmasıyla Kızıl Denizin derinliklerine gömülüyordu. Ulaşılmış bir merhalelik bilgi, güce dönüşüyor, güç kibir-e esir kalıyordu. Öyle nankör bir topluluk ki ne uyarıcısı döneminde nede sonrasında gerçeği görmek istemiyordu.  Tapıyoruz dedikleri ilahı kendi emirlerine almışçasına yaşıyorlar(dı). İndirilen dine değil uydurdukları dini kutsamışlardı. Bu topluluğun iflahını beklemek mümkün mü?

İki bin yıl önce Kudüs’e yine bir sabah güneş ilk ışıklarını vuruyordu. Babasız olarak Meryem’in oğlu tüm hikmeti ile doğuyordu. Vahşetin zulmün kol gezdiği bu coğrafyada tüm insanlığı merhamete çağırıyordu: “ilk taşı günahsız olan atsın” diyerek insanlara empatiyi gösteriyordu. Ama insan zekâsı acımasızlığa hizmet ediyordu. Çıldırmış beyinler gerçekleri görmeyecek kadar körleşmişti. Zaman akıp asırlara evrildikçe bu topluluk da yayıldı. Yeryüzünün şahitlik ettiği tüm günahları işlemekten çekinmediler. Gördükleri her mahsuna/mazluma/mustazafa ilk taşı da son taşı da hep onlar atıyor(du).

Mekke’nin mütevazı bir evinde, güneş daha göğün doğusuna kızıl rengi vurmadan, tüm çağları aydınlatacak bir nur dünyaya geldi. Tüm insanlığın birikimini önce ahlakı ile yaşayan bir insan. İnsanlık tarihini ekranda sunan bir öğretmen, geleceğe yön veren, yol açan bir rehber: insanları tevhide, takvaya, ilme, huzura çağırıyordu. Bilinci ile mahlûkatın en şerefli mertebesine müjdelenen insan, ahmakça zillete düşüyor(du). Tevhidi hizipte, takvayı riyakârlıkta, ilmi cehalette, huzuru vahşette arayan bir nesil, akli melekelerini çoktan kaybetmişti.

Yeryüzünde bütün öğretiler, insanları doğrulara ve gerçeklere çağırırken bu kadar cehaleti anlamak zor geliyor. İnsan aklının/zekâsının ulaşacağı sınırlar yaşamı kolaylaştırırken acıların çoğalması anlaşılmıyor. Paylaştıkça hayatın güzelleşme ispatı dururken, paydaşların imhası anlamsız kalıyor.

İnsanlar insanlığı koruma ve geliştirme yerine, sahip olma duygularının esaretinde kalmıştır. Sahip olmanın sınırlarını/ölçülerini bilmeyen insanlar tüm yeteneklerini bu uğurda kullanmaktadır. İnsanlığa sahip olma yerine insanlara/toplumlara sahip olma, malı/metayı insanların hizmetine sunma yerine insanları metanın önünde diz çöktürme, devleti halka amade etmek yerine halkı devlete esir etme, insanlığın reçetesi olan dini/ahlakı ticari bir faturaya dönüştürme, karanlık alanları genişletmektedir. Karanlıklar, korku ve edişe ile beslenen düşünce dünyasını daraltır.

Gerçek şu ki; insanlık kendi kendini yok etme erkine ve anına yaklaştı.  İnsan zekâsının ulaştığı seviye; dünyayı hayallerin ötesinde yaşanılabilir kılması dururken kötülükte sınırları aşmak anlaşılmayacak.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: