Son Dakika
16 Ekim 2017 Pazartesi
22 Ağustos 2016 Pazartesi, 08:27
Hamza Çelenk
Hamza Çelenk [email protected] Tüm Yazılar

Şiddetin Ruhu Ve Egemen Olma Hırsı

Şiddetin Ruhu Ve Egemen Olma Hırsı   Şiddet, insanoğlunun ilk günden beri uyguladığı en temel eylemlerden biri olmuştur. İnsanoğlu şiddeti zamana ve zemine göre farklı argümanlar kullanarak kendisince meşrulaştırmış bunu iktidar aracına dönüştürmüş ve iktidarı da ele geçirilen, devredilen sınırsız bir güç olarak tanımlamıştır. Bu, haddi zatında insanlığın düşünsel dünyasında da kendisine yer bulmuştur. Hobbes’in […]

Şiddetin Ruhu Ve Egemen Olma Hırsı

 

Şiddet, insanoğlunun ilk günden beri uyguladığı en temel eylemlerden biri olmuştur. İnsanoğlu şiddeti zamana ve zemine göre farklı argümanlar kullanarak kendisince meşrulaştırmış bunu iktidar aracına dönüştürmüş ve iktidarı da ele geçirilen, devredilen sınırsız bir güç olarak tanımlamıştır.

Bu, haddi zatında insanlığın düşünsel dünyasında da kendisine yer bulmuştur. Hobbes’in “tabii hal” kurgusu ile Nietzsche’nin “erk istenci” ne kadar tüm teoriler aslında bir iktidar ve güç yaratma gerekliliğinin doğal dürtüsü olarak görülebilir. Bu görünüm tarihi seyri çok da yabancı olmadığımız bir başlangıç ile başlar

Bu başlangıç, tarihte ilk uygulanan şiddet hangisidir şeklindeki bir soruya dönüşür. Doğal olarak verilen cevap Kabil ile Habil meselesini aklımıza getirir. Bu olay iki kardeş arası basit bir meseleden ziyade insanoğluna Kabil’ın hırsının ve onun mutlak iktidar olma isteğinin kendisini nereye kadar götürdüğünü hatırlatan bir olaydır.

Kabil, kardeşi Habil’e karşı onun hayatını sona erdiren o şiddeti uyguladığı günden beri hiç kimse Kabil hakkında olumlu bir şey söylememiş gibidir. Muhakkak o bilinen şiddetin yanında şiddet öncesinde yapmış olduğu güzel şeyler de vardı. Fakat şiddeti her şeyi örttüğü için ilahi metinlerde kendisinin o yönünden bahsedilmemektedir. Dolayısıyla ismi uyguladığı şiddet ile hatırlanmaktadır.

Ondan sonra gelen devletler ve egemen zümreler iktidarın temel aracı olarak kullandıkları şiddet hususunda Kabil’den çok da geri kalmadılar.  Çünkü artık egemenlik keşfedilmişti. Keşfedilme ile sınırlı kalınmadı, kutsandı da. “Egemen olan her şeydir” sözü bir düstur olarak kabul ettirildi. Dolayısıyla egemenliği sağlamak için insanlığın ilk baskı unsuru şiddet politikaları izlenmeye ve uygulanmaya başlandı.

Genel olarak burada değineceğimiz husus egemenlik ile insanın güce olan merakıdır. Yalnız, yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeği durumuna gelen İslam ve şiddet denkleminde bir siyasal analizin olması da kaçınılmazdır.

 

EGEMENLİK VE ŞİDDET

 

İlk çağlardaki İptidai toplumlarda amatör olarak uygulanan şiddet, modern zamanlarda egemenlik alanının genişlemesi ile beraber kendisine geniş alan buldu.

Kıta Avrupa’sında coğrafi keşifler sonrası yeni keşfedilen yerlerin insanlarını kontrol altına almak için baskı ve şiddet yolu başvurdular. İnsanlık tarihinde önemli işlere imza atan İnkaların ve Mayaların torunlarının ne şekilde kontrol altına alındığı, Kızılderililerin ne şekilde yok edildiği hala tarihin hafızasında tazeliğini korumaktadır.

Büyük Britanya ile diğer emperyal ülkelerin dünyanın çeşitli yerlerinde kurdukları koloniler için oluşturdukla kölelik sistemi hala unutulmamıştır. Siyahi Adamın akıttığı gözyaşları daha tazedir. Kara Kıta bunun anıları ile doludur. Kontrol altına alıp yönetme işlerinin hepsinde gerek fiziki gerek ise psikolojik baskı her merhalede olmuştur.

İster güçlü devletlerin zayıf devletlere uyguladıkları şiddet, ister ise devletlerin kendi halkına uyguladığı baskı kitleleri büyük travmaların içine itmektedir. Şiddet kullanımının temel mantığı da budur.  Kitlelerin algılarını köreltmek.

Armağan öztürk’ün diliyle  “İktidarlar, uyguladıkları şiddeti yalnızca toplumu nesneleştirme amacı doğrultusunda kullanmazlar; aynı zamanda o şiddetin kıyıcı etkisi aracılığıyla ezilenlerin algılayışları üzerinde bir örseleme yaratmaya çalışırlar” ( Öztürk, Armağan. Doğu Batı Dergisi, Sayı 43, sy.119)

Aslında insanların kendilerini ifade yolları kapatıldığında toplumun içinde kargaşa da oluşuyor. Sürekli baskı, baskıyı oluşturanların istemiş oldukları sonuca ulaşmıyor ve sürekli örseleme de meydana getirmiyor. Böyle bir durumda daha da temel bir problem olan karşıtların oluşturduğu yeni bir şiddet dili oluşuyor.

 

ŞİDDET UNSURU VE KENDİNİ İFADE GEREKLİLİĞİ

Gündelik alandaki şiddeti tek temel aktör olan iktidarlara mal etmek ya da iktidar  olmadaki kastımızı sadece devletlerin yönetim erki olarak algılamak yanlışlıklara sebep olabilir. Şiddetin baskı yoluyla istediğini başkasına uygulama yöntemi olduğu göz önüne alındığında buradaki iktidar anlayışının bir siyasal yönetimden ziyade hükmetme/ zorla boyunduruğu altına alma olduğu görülür. Ayrıca şiddetin içerisine illa fiziki bir hadisenin olma zorunluluğu yoktur. Kimi zaman bir bakış, bir söz veyahut bir uyguma fiziki şiddetten daha derin etkiler meydana getirebilir ve sarılması zor yaralar açabilir. Kimi zaman devlete dayalı olan iktidarın oluşturduğu baskı da baskı uygulananların farklı bir şiddet alanı oluşturmasına sebep olabilir.  Onun için sebep ne olursa olsun şiddete yönelecek yollar, kapılar kapalı tutulmalıdır. Şiddet, kendini ifade biçimi olarak sunulmamalıdır. Şiddete mesafe konulmalı, bunun içinde insanların kendilerini ifade etme kanalları sürekli açık bırakılmalıdır.

Mikro düzeydeki sosyal-siyasal oluşumlara karşı onların kendilerini ifade etme yolları bırakılmadığı zaman ne olur? Kişi ya da gurup her isteğini baskı ve şiddet yolu ile halletme yoluna gider. Bundan sonra her istediğin şiddet ile gerçekleşebileceğine olan inanç, kişinin daha önce sorun olarak gördüğü öğeler ortadan kalktıktan sonrada aynı yola başvurma gibi bir hataya düşmesine sebep olabilir. Onun için gerek sosyal ve gerek ise siyasal alanda meşru yöntemler olarak kabul edilen yöntemler kullanılmalıdır. Yoksa gün gelir şiddet, başta ona zemin hazırlayanları, sonra da onu üretenleri beraber tüketir.

Kimi zaman şiddet, küçük bir şiddet ağı şeklinde görülebilir fakat geniş bir alanı tarumar edecek bir kapasiteye sahip olabilir. Yukarıda coğrafyamızla ilgili siyasi değinimiz olacak dediğimiz mesele bu kozmopolit siyasal meseledir.

 

ŞİDDET DÖNGÜSÜ DÜŞÜNSEL KÖRLÜK VE BİR COĞRAFYANIN HÜSRANI

Son yıllarda şiddeti temel alarak coğrafyamızda tam da müsteşriklerin pazarlamaya çalıştıkları şekilde bir İslam anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Birileri bir ütopya oluşturuyor ve hepimizi bu ütopyaları çerçevesinde tanımlamaya çalışıyorlar. Dün mızrakların başlarına Mushaf takanlar, bugün kandan ve gözyaşından beslenmek istemeyenleri mahkûm ediyorlar.

Bir coğrafya düşünün. Bir ucu Hindistan’dan ve Orta Asya Bozkırlarından başlayıp tüm Mağrip’i geçtikten sonra okyanusta biten; diğer tarafta Kafkas Dağlarından başlayıp Afrika’nın içlerine ve Umman Denizi’ne varan bir coğrafya.

Bu alanın bir başka özeliği nüfusu 1,5 milyarı geçtiği varsayılan İslam dininin mensuplarının bulunduğu alan. Yani Müslüman halkların havzası

Bu alanın şiddet ile anılıyor oluşu ve savaşların eksik olmayışı, büyük katliamlara şahitlik yapısı üzerinde ciddi olarak kafa yorulması gerekir. Bugüne kadar geçiştirmek için kullandığımız düşmanı dışarıdan arama senaryolarını dışarıdakilerin müdahalelerine rağmen bir tarafa bırakarak, travmaların insan davranışları üzerindeki etkisini göz önüne alarak bu coğrafyada yaşayan Müslüman halkların yaşamışlık ve idrak düzeylerinde bu travmaların etkisinin incelenmesi gerekir.

Osmanlı’nın dağılışı esnasında orada yaşayan kimi Müslüman halklar Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldılar. Ancak orada mukim iken kendilerine uygulanan şiddet ve asimilasyon kendileri üzerinde derin travmalar oluşturdu. Maalesef içlerinden bazıları Anadolu’ya göç ettikten sonra geldikleri yerde kendilerine uygulan anlayışı bu toprakların yabancı olduğu milliyetçi bir düşünceye büründürüp hâkim tebaanın dışındakilere uygulamaya koydular. Yusuf Akçura örneği bunun en belirginidir.

İşte buna benzer tavır ve fiiliyatları İslam coğrafyasının her işgalinden sonra oluşan sarsıntı ile içeride yaşayanlar kendileri gibi içeride yaşayanlara yaşatmaya başladı. Bir sürü kutsal kavramlar ile biten şiddet örgütleri türedi. Birbirleri ile olan sürtüşmelerinde ölmeyi şehitlik olarak gördükleri gibi diğerini öldürmeyi cihadın gereği olarak pazarlamaya çalıştılar. Böylelikle hedef öteki oldu, alnı secdeye varsa bile öteki.

Koca koca kanaat önderleri kümes hayvanlarını besler gibi müritlerini beslemeye başladılar. Mezhepçilik batağına düştüler.

Kendilerini hayatın ve dinin tek hakikati olarak pazarladılar.

Kendilerinden olanın zulmünü ve ihanetini görmediler.

Kendilerini yalanlayan gerçekliğe kulaklarını kapattılar.

Aşırı ve hırçın olanı kutsayıp birbirlerine merhameti çok gördüler.

Ülkeleri karşılıklı tarafların savaş alanına çevirdiler.

Allah’ın ayetlerimdir dediği çoğu şeyi anlık konjöktürel duruşları ile uyuşmadığından ayaklar altına aldılar. Buna dışarıda beslenenlerin oluşturduğu yıkımda eklenince coğrafya ve hafıza tamamen tarumar oldu.

Tabi, bu salt dışarıdakilerin müdahaleciliği ile izah edilmekten uzak bir gerçekliktir. Müslüman toplumlar arasında düşmanlık yayarak oraları işgal etme gerçekliği tabi gündemini eskisi gibi korumakta. Fakat bu apayrı bir şeydi. Bu durum şudur: İşgalin oluşturduğu karşı çıkma ve yıkım Müslümanların zihninde derin izler bırakmış ve bu derin izlerin oluşturduğu olumsuz birikim ve algı kendi ararlındaki sosyal münasebete de olumsuz etki etmiştir.

Bu etki göz önüne alındığında, dışarıdaki olarak adlandırdığımız güçlerin olmadığı bir alanda birbirimize hayatı zehir etmeye çalışmamız meselenin sadece dışarıdaki ile ilgili değil daha çok bizim algı ve tahakküm anlayışımız ile ilgili olduğu gerçeği göze çarpıyor.

Hobbes’in “insan, insanın kurdudur” şeklinde tarihe mal olmuş sözü nerede ise bu coğrafyaya uyarlanmışı “Müslüman, Müslüman’ın kurdudur” şekline dönüşebiliyor.

Son yıllarda Pakistan’dan başlayıp mağribe yol alan geniş coğrafyada Müslümanlık iddiası ile ortaya çıkan düşüncelerin ekseriyetinin keskin ucu, en çok yine kendileri gibi düşünen ve aynı dine inanan Müslüman halklara yöneldiği gerçekliği ortadadır. Karşılıklı olarak İslam’ın farklı iki yorumlanması siyasal zeminden itikadi zemine kaydırıldı. Ortalığı, taraftarlarının birbirlerinin camilerine yönelik intihar saldırılar, krallıklardan beslenen cihatçılar, siyasi bir meseleyi dini referans kullanıp halkı buna inandıran siyasetçiler, ellerine geçirdikleri esirleri İslam’ın savaş hukukunu çiğneyerek onları kesen yeni nesilciler, mezhebi dinin önüne alan âlimler ve mollalar ile doldurdu.

Yaşanılan büyük travmalar bahane olmamalı. Merhametin ve şefkatin dini olan İslam’ı unutup, müntesiplerinin birbirlerini boğazladığı bir dini onun yerine ikame etmeye çalışmamız salt travmaya bağlanamaz. Asıl  sebep, egemen olma hırsımız ve merhametsizlik üzerine kurulanan yorumlamalarımızdır.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: