Son Dakika
24 Ekim 2017 Salı
16 Şubat 2017 Perşembe, 15:21

Şehirli misiniz? Türkiye’nin en önemli kurumlarından birinin TÜİK olduğuna inanırım. Bu nedenle arada bir Türkiye İstatistik Kurumunun web sayfasını incelerim. Yakın zamanda Türkiye’nin demografik yapısı ile ilgili istatistikler yayınlandı. Bunlar arasında en ilgi çekeni ülkemizdeki kent ve köy nüfus oranlarındaki dağılımdı. TÜİK’in tespitlerine göre; İl ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı, 2015’te yüzde 92,1 iken, […]

Şehirli misiniz?

Türkiye’nin en önemli kurumlarından birinin TÜİK olduğuna inanırım. Bu nedenle arada bir Türkiye İstatistik Kurumunun web sayfasını incelerim. Yakın zamanda Türkiye’nin demografik yapısı ile ilgili istatistikler yayınlandı. Bunlar arasında en ilgi çekeni ülkemizdeki kent ve köy nüfus oranlarındaki dağılımdı. TÜİK’in tespitlerine göre; İl ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı, 2015’te yüzde 92,1 iken, bu oran 2016’da yüzde 92,3 olarak gerçekleşti. Belde ve köylerde yaşayanların oranı ise yüzde 7,7 kaldı. Ülkemizde ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış ve bu sayıma göre nüfusun %75,8’i nüfusu 10 binin üzerindeki kentlerde %24.2’si köy ve kasabalarda yaşmakta idi. 1985 yılında kent ve köy nüfusu eşitlendi. 2011 yılında il ve ilçe nüfus oranı %76.8, köy ve kasaba nüfus oranı %23.2 ile cumhuriyet döneminin tam tersi rakamlara ulaşıldı. 5 yıl içinde köy nüfusunun %7.7’e düşmesi birçok yorum ve açıklamayı beraberinde getirmektedir.

Sosyal yapı, insan tabiatına uygun olarak kırsal alanda oluşmaya başlamıştır. Kırsal hayat, doğayla iç içe doğal sınırlar içinde kalmıştır.  Bireyde ekonomik hacmin büyümesi, ihtiyaç ve beklentilerin çeşitlenmesine neden olmuştur. Doğal sınırlarda kalan hayat, insanı tatmin etmeyince kente göçü zorunlu hale getirmiştir. Kent nüfusu hızla artarak şehirleşme/modernleşme/medenileşme de alan kazanmaya başlamıştır. Günümüzde gelişmişliğin kriterinden biri; nüfusun %85’den daha fazlasının kentlerde yaşamasıdır. Güncel rakamlara bakıldığında Türkiye’nin modernleşme ve medenileşmede dünya ülkeleri arasında, ilklere girmesi gerekir. Ancak hala yere tükürmenin, otopark için adam öldürmenin, kapkaççılığın, trafikte korna basmanın, balkonda tavuk beslemenin normal karşılandığı bir süreçteyiz. Hasta sahiplerinin doktor ve hemşireyi darp ettiği, doktor ve hemşirenin hastayı azarladığı bir diyaloğu yaşıyoruz. Okullarda öğretmen ve öğrenci ilişkilerinin yozlaştığı bir kültür geliştiriyoruz. Sokak ve kurum manzaraları, medeniyetin dışında bir diyalog kazanmıştır. Sosyal hayatta gelişen agresif ve arızalı tarzı iyileştirecek rasyonel/gerçekçi stratejiler üretilmemektedir.

Sorunun çözümü için ilk akla gelen eğitim projeleri olacaktır. Türkiye’de kent nüfusuna paralel eğitim kriterlerinde de gelişmeler yaşanmıştır. Türkiye’de eğitimde nicel olarak olağan üstü göstergelere ulaşılmıştır. Üniversite sayısı, okullaşma oranı, tahsil düzeyi, okuryazar oranı gelişmiş ülkelerin seviyesindedir.  Eğitimdeki bu ilerlemelere rağmen medeniyet eğitim kurumlarının kendisinde bile vücut bulamamıştır. Kentleşme ve eğitim arasında optimum düzeyde bir bağ kurulamamıştır.

Kent nüfusunun %92.3 olmasına karşın şehir kültürünün oluşmaması basit bir araştırmayla anlaşılır durumdadır. Kentlerde yaşayan nüfusun yaklaşık %33’ü kentli kökenli iken %77’si köy ve kasabalardan göç edenlerden oluşmaktadır. Kısa sürede yaşanan göç, kentlere entegre olamamıştır. 2012’den sonra büyükşehir kavramının değiştirilmesi ile 30 kent bu statüyü kazanmıştır. Büyükşehir belediye sınırlarında yaşayan nüfus, toplam nüfusun %45’ine karşılık gelmektedir. Bu tanımla büyük şehirlerin kırsalında yaşayan nüfus da şehirli kabul edilmiştir. Birkaç bin nüfuslu ilçelerin kent sayılması ayrı bir yanıltmadır. Yani Türkiye’deki kent ve köy nüfusunun nitel ve nicel anlamda evrensel tanımlarda bir karşılığı yoktur.

Geri kalmış ülkelerde köyden kente göç kontrolsüz olarak geliştikçe, şehir kültürünün gelişmesi için birkaç nesil beklemek gerekir. Şehir kültürünün oturduğu ülkeler de büyük bir tehdit altındadır. İktisadi ve sosyal çalkantıların yaşandığı ülkelerden modern metropollere yaşanan mülteci akışı, başka bir tarih yazmaktadır. Ülkemiz kendi içindeki kontrolsüz/plansız göçlerine strateji geliştirmezken dünyanın en yoğun mülteci akınına uğraması sosyal depremlerin habercisidir. Başta İstanbul olmak üzere birçok şehir bu tehdit altındadır. Batılı ülkelerin mülteci konusunda seçici davranmaları bu açıdan anlamlıdır.

Toplum, okyanus misali bir yaşam alanıdır. İçinde yaşamsal çeşitlilik için tüm koşulları barındırır. Hayrete düşürecek ekstrem vakaların da koşulları bu okyanus da mevcuttur. Temiz ve yalın bir şekilde doğan birey, içinde yaşadığı toplumun vasıflarını alarak biçimlenir. Toplum içerisinde yaşam bulan birey yaşanan/yaşanacak her olay ve olgunun paydaşıdır. Hiç bir olay ve olgu kendiliğinden birden bire oluşmaz. Yaşanılan her şeyin bir mazisi vardır. Önce olanı sonraya almak mümkün olmadığı gibi, sonra olanı da öne almak mümkün değildir(1). Coğrafi özellikler, toplumun kazandığı karakter, dış müdahalelerin etki dozu; anın şekillenmesinde belirleyicidir.

Medeniyet, kaliteli insan toplumunda kendini bulur. Kaliteli insan ila ki eğitimli ve şehirli insan demek değildir. Kalitenin ön koşulu insanlık değerlerinden nasibini almaktır.

 

Kaynakça

İbn-i Haldun, Mukaddime

Tr.wikipedia.org

Tüik.gov.tr

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: