15 Haziran 2017 Perşembe, 10:11
Naif Karabatak
Naif Karabatak naifkarabatak@gmail.com Tüm Yazılar

Orucu emreden ben değilim!

Orucu emreden ben değilim!   Bugün Ramazan’ın 20’si ama henüz medyada “oruç kavgası”na rastlamadım, belki de benim gözümden kaçmıştır. Medyanın işi abarttığını biliyorum, farklı meselelerden çıkan kavgayı, oruç kavgası diye servis ettiğinin de farkındayım ama tümden de yalan değil, onu da göz ardı etmemek gerekir. Ne yazık ki ülkemizde başka ibadetlerde değil de, oruçta herkesin […]

Orucu emreden ben değilim!

 

Bugün Ramazan’ın 20’si ama henüz medyada “oruç kavgası”na rastlamadım, belki de benim gözümden kaçmıştır. Medyanın işi abarttığını biliyorum, farklı meselelerden çıkan kavgayı, oruç kavgası diye servis ettiğinin de farkındayım ama tümden de yalan değil, onu da göz ardı etmemek gerekir.

Ne yazık ki ülkemizde başka ibadetlerde değil de, oruçta herkesin oruç tutana saygı göstermesi beklenir.

Belki de bu, tarihsel bir alışkanlık olsa gerek.

Özellikle Osmanlı’da, hastaların, yolcuların, çocukların ve azınlıkların, oruç tutan Müslümanlara saygı olsun diye gizli gizli yemeleri-içmeleri, bunda önemli bir etken olmalı.

Azınlıkların Müslümanları iftara davet ettiği de tarihi vesikalarla sabit.

Elbette Müslümanların başka dinden olan veya oruç tutmayan komşularını “iftara” çağırdığı da bir gerçek.

Her ikisi de bir birini anlama, hoş görme ve destekleme açısından önemli.

Herkes kendi ibadetini özgürce yapabilmelidir ama oruç işin içine girince durum bizim cephede hemen değişiyor; “ben oruç tutuyorum, bana saygı gösterilsin.

Yok böyle bir şey…

Saygı, karşımdaki kişinin sorunudur, benim değil.

Üstelik ben orucu bir başkası için tutmuyorum, Allah için tutuyorum, farz ibadet bildiğim için tutuyorum, benim bir borcum, bir ödevim, bir görevim olduğu için tutuyorum.

Daha çok var, şükretmek için oruç tutuyorum, oruç tutacak bir bedene, sağlıklı bir yaşantıya sahip olduğum için oruç tutuyorum.

Akıllı olduğum için oruç tutuyorum, inançlı olduğum için oruç tutuyorum…

Yani kendimle ilgili ve Allah’a karşı “benim görevim” olduğu için oruç tutuyorum.

Ben oruç tutuyorum diye bütün dünyanın bana selam durması gerekmez.

Oruç tutuyorum diye bütün lezzetler gözümün önünden götürülmez…

Her şey yerli yerinde olur…

Çevresel faktörler, oruç tutmadığım zamanda nasılsa, oruç tuttuğum zamanda da öyle olur.

Çevresel faktörler de bana destek olacak, sırtımı sıvazlayacak, iştahımı çektirecek hiçbir şeyi ortada bırakmayacak şartıyla oruca niyetlenmiyorum ki…

***

Taze bir anımı anlatayım…

İstanbul Bahçelievler’de kızıma ait pastaneye zaman zaman takılırım. Hatta günün önemli bölümünde de orada oluyorum.

Ramazanın ilk günleriydi, dükkânda da benden başka kimse yoktu.

Bir müşteri geldi, tatlı ve dondurma istedi, verdim.

Genç birisiydi, niyetli olup olmadığımı sordu, ‘evet’ diyince özür diledi. Özür dilemesine gerek olmadığını söyledim. Ortada öyle bir durumun olmadığını anlatmaya çalıştım.

Ama ben oruç tutmuyorum”, dedi…

Orucu emreden ben olsaydım, belki sana kızabilirdim”, dedim “ama orucu emreden ben değilim. Ben sadece bana emredilen orucu tutuyorum…

Haklısın dedi genç adam…

***

Çocukluğumdan bilirim, bazı evlerde “oruç terörü” estirilirdi.

Evde herkes niyetli, küçücük çocuklar da oruç, kadınlar da, kızlar da, erkekler de…

Ama evin babası da oruç…

En önemlisi o…

Biz küçükken yarım gün oruç tutar, orucumuzun sevabını da büyüklerimize verirdik. Osmanlı’da buna “tekne orucu” derlermiş.

Bu orucu, neredeyse her ailede tutan çocuk vardır.

Minicik yaşımızda bizler tutardık, büyüklerimiz de tutardı.

Ama bazı ailelerde bilirim, aile reisi oruç mu tutuyor, bütün aileyi içtimaya mı çekiyor belli değil.

İftar saatine kadar herkes sessiz olacak, onu kızdıracak, sinirlendirecek bir tavır ve davranış içinde bulunmayacak. Genellikle yıllık izin alacak ve hep yatacak. Uyanık olduğunda da etrafta onu sinirlendirecek bir şey olamayacak.

İftar saatinde herkes ona hizmet edecek, herkes etrafında pervane gibi dönecek ve beyimiz oruç olmanın ödülünü böylece iftarda almış olacak…

Çok güzel bir oruç…

Bu düşüncede olanlar, dışarıda da evdeki gibi ilgi ve hürmet bekliyor. Yoksa başkası hürmet etsin diye oruç tutanlar mı var?

Bu düşüncede olanların yurtdışında, hele hele İslam düşmanı olan ülkelerde ibadetini yapar halde düşünemiyorum…

Herkes sizin ibadetiniz için çabalıyorken, ibadet yapmanız çok kolay.

Önemli olan, zor şartlar altında da ibadetini yapabilmek…

Hem de herkes karşında şapır şupur yiyorken…

Ne zaman oruç sizin için tutulursa, o zaman kurallarını belirleme hakkını elinize alabilirsiniz. Değilse de şartları belli, kendisine farz bilen ve “şartları tutan” herkes orucunu tutuyor.

Bazıları sadece aç kalıyor, susuzluk çekiyor o başka…

 

Tweetimden Seçmeler

Hazreti Peygamberin(sav) hicretini gözü yaşlı anlatanların, Suriyelilerin hicretini bir türlü içine sindirememesi ne garip.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: