Son Dakika
22 Ekim 2017 Pazar
19 Aralık 2016 Pazartesi, 08:04
Kazım Çetinkaya
Kazım Çetinkaya [email protected] Tüm Yazılar

Mevlana’nın Yaşadığı Asır ve Asrımız

  Mevlana’nın Yaşadığı Asır ve Asrımız   Mevlâna Celaleddin-i Rumi 17 Aralık 1273’te Konya’da vefat etti. Bugün dünyanın bir çok ülkesinden ziyaretçi akınına uğrayan Yeşil Kubbe altında yatan Mevlâna Miladi 13. Asrın, özellikle İslâm dünyası bakımından en büyük felaketi ve dikkate değer olayı Moğol istilası, İlâhî iradenin bir yığın oluş ve eriş için kullandığı bir […]

 

Mevlana’nın Yaşadığı Asır ve Asrımız

 

Mevlâna Celaleddin-i Rumi 17 Aralık 1273’te Konya’da vefat etti. Bugün dünyanın bir çok ülkesinden ziyaretçi akınına uğrayan Yeşil Kubbe altında yatan Mevlâna Miladi 13. Asrın, özellikle İslâm dünyası bakımından en büyük felaketi ve dikkate değer olayı Moğol istilası, İlâhî iradenin bir yığın oluş ve eriş için kullandığı bir kahır tecellisi, Celal kamçısı idi.

Var oluş ve yaradılış düzeni, tüm büyük oluşları, sonsuzluk vadeden doğumları böyle büyük kahır ve çilelere bağlamıştır. Bu da İlâhi sünnetin bir cilvesidir. Yüce Yaratıcı’nın İlahî kudreti büyük oluşları mayalandırmak ve en sonunda onların zaruri doğumlarını gerçekleştirmek üzere insan hayatında esrarengiz güçlere, istilalara, mücadele ve savaşlara meydan vermektedir.

Bu kahır ve çile perdesinin arkasında gizli İlâhî yardım, nimet ve gelişmeyi fark etmekse, varlığın özü ile temas imkânına ermiş büyük ruhların işidir. Bu ruhlar, tablonun kahır tarafı büyük kitleleri bağırtıp çağırtırken, işte bu yüzden sakin ve endişesiz durabilmekte; bunun da ötesinde, kıvranan ve feryat, figan eden kitlelere ümit ve mutluluk vaad edebilmekte, onların yaralarını sarabilmektedirler.

Zira onlar, her kahrın arkasında bir lütuf, her celalin ardında bir cemal ve nimet olduğunu çok iyi bilirler. Mpğol istilası devresi, temas ettiğimiz husus bakımından, insanlık tarihinin en tipik zaman dilimlerinden biridir.

Gerçekten de bu felaket yeryüzünün Orta Asya-Türkistan gibi Çin- Hint-İran- Arap gelenek ve mirasının karıştığı Irak toprağı ve nihayet eski Grek-Bizans mirasının karıştığı Anadolu toprakları arasında büyük kitleleri adeta hercü merc ederek birbirine katmak suretiyle insanlık bünyesinden yepyeni fikrî-kültürel karışımların meydana gelmesine imkân tanımıştır.

İşte bu esrarlı zaman diliminin, bütün beşeriyeti kucaklama heves ve niyeti taşıyan fikrî ve ruhî oluşlarından birinin mimarı Mevlâna’dır.

Moğol kahır sebebinin Türkistan-Bağdat- Anadolu üçgeninde meydana getirdiği “unsurların kaynaşması”, yeni doğum için gerekli başka mayaları da başka bölgelerden buraya zaten getirmişti. Endülüs’ten İbn-i Arabî  gibi.

  1. yüzyılda Anadolu’da vücuda gelen tasavvufi ekoller insanlığın çeşitli ırklarının karışımından meydana gelen büyük şahsiyetlerin vahyin son ürünü olan Kura-ı Kerim’e ve onun izahı olan Sünnet’e getirdikleri yorumlardı. Farklı gibi görünen bütün bu yorumlar İslâm’ın, başka bir deyimle Kur’an ve sünnetin hakimiyetinde idi.

Mevlâna veya başka bir İslâm mütefekkirinin düşünce dünyasından bahsetmek, genel manada İslâm düşüncesinin Kur’an ve hadise dayalı yapısından söz etmek demektir.

Hakikaten de İslâm tasavvufunun, küçük bahislerinden, en felsefî ve sistematik ifadelerine kadar bütün varlığın arkasında yatan Mevlâna’nın şu sözleridir: “Kur’an ve bedenim oldukça Kur’an’ın kuluyum, seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi çıkıp da sözlerimden bundan başka bir söz naklederse o nakleden de şikâyetçiyim ve bezginim, o sözden de.”

Mevlana, İslam düşüncesinin, kendi devri ve şartları içinde en fazla yoğunluk kazanması gereken alanında yoğunlaştı.

Kur’an ve Sünnette kristalleşen sınırsız ve engin İslâm düşüncesi, konuşan kişinin yaşadığı devir ve içinde bulunduğu muhtelif sosyal ve tarihî şartlara göre belli bir noktada yoğunluk kazanır. Mevlana’ya bu açıdan baktığımızda onun devrinin, insanın alabildiğine hırpalandığı, kahredildiği, ezildiği, perişan edildiği bir devir olduğunu görmekteyiz. Her taraf kan, gözyaşı ve feryadü figandır.

Mevlana ve diğer gönül erleri bu mahşer meydanının ortasında insanlığa seslenmiş, bu kasırganın canlar yakan uğultusu içinde beşeriyetin kulağına ümit ve mutluluk üflemeye çalışmışlardır. Bu gün de insanlık, benzeri soluklara ne kadar muhtaçtır!

İşte bu nedenledir ki, Mevlana düşüncesinin hakim yanı, insanlığın saygınlığı, insanların birliği ve insan sevgisidir. Çünkü bu gün olduğu gibi, o devirde de en fazla hırpalanan değer insanlıktı.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: