Son Dakika
20 Ağustos 2017 Pazar
23 Ağustos 2016 Salı, 07:34
Zeynel Karataş
Zeynel Karataş [email protected] Tüm Yazılar

Merhameti Gömdüler

Merhameti Gömdüler   İlk insanlar; tüm doğal/doğanın tehlikelerine karşı kendini güvene almak için; çölün vahasında, dağın yamaç mağarasında, orman ağaçlarının kovuğunda yaşadı. Zaman geçip, kültür ortaya çıkmaya başlayınca; insanlar beşeri tehlikelere karşı;  etrafı surlarla/hendeklerle çevrili yerleşimlere sığındı. Sonrasında ise; tehdit ve tehlikelere karşı tüm hazırlıklar yetersiz kaldı. Ordular, ittifaklar, teknolojik/kimyasal/biyolojik silahlar insanlara güven duygusu vermedi. […]

Merhameti Gömdüler

 

İlk insanlar; tüm doğal/doğanın tehlikelerine karşı kendini güvene almak için; çölün vahasında, dağın yamaç mağarasında, orman ağaçlarının kovuğunda yaşadı. Zaman geçip, kültür ortaya çıkmaya başlayınca; insanlar beşeri tehlikelere karşı;  etrafı surlarla/hendeklerle çevrili yerleşimlere sığındı. Sonrasında ise; tehdit ve tehlikelere karşı tüm hazırlıklar yetersiz kaldı. Ordular, ittifaklar, teknolojik/kimyasal/biyolojik silahlar insanlara güven duygusu vermedi. İnsanın insanlara karşı gelişen korkusu genlere işledi.

İlk zamanlarda; düşen yıldırımın, oluşan selin, saldıran hayvanın bıraktığı acılar, bireyleri komin bir hayata zorladı. Toplumların birbirini imha düşüncesi, merhameti bilinmezlere gömdü. Mağara duvarlarına resmedilen doğanın verdiği acıların yerine kıyaslanmaz ölçekteki toplulukların karşılıklı yaşattığı acılara bıraktı. Yetmedi; meydan savaşları bölge savaşlarına/dünya savaşlarına döndü. Güvende kalmak, gerçek hayatta imkânsızlaşırken tesadüfen yaşamak kabullenilir duruma geldi.

Yaşım öncesini göremedi ancak; 12 Eylül Darbesi öncesinde silahsız evin olmadığını hatırlarım. Geceleri aileler, silahını başucuna koyarak yatardı. Bu durum kilitli kapılar arkasında ailelerin güvende olmadığının en basit kanıtıydı. Aradan onlarca yıl geçti eğitim düzeyi yükseldi, ekonomi büyüdü, standartlar gelişti artık her evde aileler silahlarıyla yatıp kalmıyor. Bu defa caddeler, meydanlar güven vermemeye başladı. Masum kalabalıklara saldırı tarzı kamuoyuna korku sendromu verdi.  Kim, niçin, neden soruları bazen cevapsız bazen anlamsız kaldı.

Tüm çatışmalar ve savaşlar katlanılabilir ve kabullenebilir değildir. Ders kitaplarında anlatılan savaşlar coğrafi bir meydanda, iki karşı ordu arasında gerçekleşirdi. Meydan savaşının doğurdu trajediler dalga dalga yerleşim yerlerine yansırdı. İstila/işgal edilen ülkeler; gösterilen merhametin bir düzeyi, asgari koşullarda varlıklarını sürdürürlerdi. Ülkeler arası meydan savaşlarının yerine iç savaşlar tanımı aldı. Kimin-kime, ne zaman-nerede saldıracağının bilinmediği bir iç savaş tanımını anlamaya çalışıyoruz. Saldırganların amaçsız hedeflerinde, masum mağdurların hayatı kararıyor. Hiç kimsenin kimseye güven duymayacağı bir süreç başlıyor.

Bütün bunlar dünyanın gözleri önünde değil, muhteris ülkelerin fiilen katıldığı savaşları yaşıyoruz. İç savaşlarla leşe dönüştürülen ülkeler, Akbabaların saldırıları misali göklerden ölüm yağdırılıyor. Varlıkları kimler tarafından korunduğu bilinen barbar organizasyonlar, onlarca ülkelerin önleyici(?) ittifakına rağmen her an her yerde belirebiliyor.  Gelişmiş/medeni ülkelerin zahiri amaçları, dünyanın geri kalanına demokrasi(!) getirmektir. Akıbet ise vicdanlara sığmayacak görüntü ve manzaralardır. Yaşayanlara miras kalan, psikolojik depresyonlardır. Arızalı halet-i ruhiyeden güven ortamı oluşabilir mi? Bu yeni savaş modeli mastır düzeyde bilinmelidir.

Taraflarına bakılmaksızın haber sayfalarına düşen her çatışma/eylem, toplumlar/topluluklar arasında fay hatlarının belirginleşmesine neden olacaktır. Çatışmaları/eylemeleri yerel ölçekte okumak gerçek faili gizleyecektir. Yaşanan sonuçların global ölçekte kimlerin işine yaradığını tahlil etmek gerekir. Öfkeyle oluşan/oluşacak kitlesel eylemlerin, küresel aktörlerin senaryolarına malzeme olabileceği hesaplanmalıdır. Savaşmak için birilerinin vekâletini alanlar görülmelidir. Güçlü el, diyalog kanallarını açık tutmalıdır. Sosyal cepheleşmeleri besleyen dil, tarihi/kültürel bağları zayıflatacaktır. Güven bağları kopmuş halklar topluluğunun, ön görüsü olmayacaktır.

Ülke genelinde zihniyet akrabalığı yaşayanların, benzer metotlarla dayattıkları hayat tarzları rövanş/intikam duygularını güçlendirmektedir. Ülkenin tamamını; Kemalistler ulusalcılığa, Milliyetçiler ırkçılığa, muhafazakârlar geleneksel dini yapıya dönüştürme istekleri karşı refleksleri hareketlendirmektedir. Her cephe; kendi düşünürlerini(?) yetiştirerek toplum üzerinde mühendislik çalışması yaptı. Oysaki tarihi ve coğrafi yapısıyla farklılıklardan oluşan ülkenin ortak paydaları öne çıkartılmalıdır. Her kesimin, özelleri/önceliklerine yaşam alanı sağlanmalıdır.

Her zaman bu coğrafyada birleştirici yetişmiş beyinler olmuştur. Tam da bu süreçte bu beyinlere şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Ateşe odun atan, tek tarafın borazanlarına kamuoyunda prim verilmemelidir. Birlikteliğe ihtiyaç duyulan bu dönemde güven ortamının sağlanması elzemdir. Demagojik söylemler yerine realiteye uygun özveri zamanı…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: